|
ÖNSÖZ
Sermayenin yeniden yapılandırılması,
kapitalist üretim tarzının geçirdiği değişiklikler,
üretim sistemlerindeki değişim, yeni yönetim biçimleri
gibi konularla 1990’ların başında ilgilenmeye başlamıştım. İlk baskısı
1997 yılında yapılan Postkapitalist Paradigmalar isimli kitabım bu
ilginin sonucudur.
O dönemde kapitalizmin kendisini aştığı yönündeki tezler
çok popülerdi. Aşma meselesi iki düzlemde ele
alınıyordu. Bunlardan birincisi daha makro ölçekliydi ve
bir üretim tarzı olarak kapitalizmin kapitalizm olmaktan
çıktığını belirtiyordu. Bu görüşün sol
içinde bile kendisine önemli bir destek bulmasının nedeni
Sovyetler Birliği’nin yine aynı zaman kesiti içinde yıkılmış
olmasıydı.
Aslında Sovyetler’in yıkılışına yıkılış bile dememek gerekir.
Açıkçası koskoca ülke, dünya sosyalizm
deneyiminin en görkemli açılımı bir avuç parti
bürokratı tarafından içeriden, neredeyse sessiz sedasız
emperyalistlere teslim edilmişti. Operasyonun sonlarına doğru
Gorbaçov ekibinin sosyalist ideolojiyi her yönüyle
reddeden ve en başından beri talihsiz bir tercih olarak niteleyen
kendilerine özel kuramsal açılımları tam bir rezaletti, ama
işe yaramıştı.
İşte, 1970’lerin başlarından beri, sosyal devletçi genişlemenin
büyüsüne kapılarak postkapitalizm,
postendüstriyalizm gibi tezlerini şekillendirenlere
güç veren şey Sovyet yöneticilerinin bu
açılımları olmuştur. Bu görüşler içinde,
dünyanın savaş saldırganlığı altında inletilmesinin,
yoksullukların, eşitsizliklerin zemininde, kapitalizm/sosyalizm
ikiliğinin etkisi bulunduğu inancı hakimdi. Silahlanma yarışının nedeni
de bu ikilikti. Gorbaçov’un sosyalizmi talihsiz bir deneyim
olarak nitelemesiyle birlikte çelişkilerin ortadan kalkacağı,
ülke yönetimleri, sınıflar arasında uyuma dayalı bir
ilişkinin gelişeceği beklentisi kimileri tarafından safça
benimsendi, buna karşılık ABD tarafından özel olarak pompalandı.
Bu ortamda kapitalizmin, düşmansız bir konjonktürde kendisini
aşacağına kesin gözüyle bakıldı. Yeni Dünya Düzeni
kavramlaştırması da buradan çıktı. Sovyetler’in
tevekküllü tesliminden sonra, ABD Irak’taki “muhalif” rejimi
temizlemenin yeni bir dönemin miladı olacağını ilen etmişti.
Ancak Yeni Dünya Düzeni tezinin ömrü son derece
kısa sürdü. İddiaların, beklentilerin aksine sosyalist
sistemin yıkılışı sonrasında ABD dünyanın başına tek kelimeyle
külhanbeyi kesildi. Sosyalizme karşı kurulmuş bir savaş
örgütü olan NATO Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını
izleyen beş yıl içinde askeri harcamalarını %10’un üzerinde
artırdı. Milat olarak önerilen birinci Irak savaşını diğerleri
izledi: Yugoslavya, Afganistan, ikinci Irak savaşı. 1990-1995
arasındaki dönemde tam 93 savaş patlak verdi. Bu savaşlara
dünya devletlerinin 70’i katıldılar ve toplam 5.5 milyon insan
öldü. Ölenlerin %90’dan fazlası sivildi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın demokratları
dünya ölçekli silahlanma yarışını, askeri ve siyasal
gerginlikleri iki kutuplulukla açıklamışlardı. Sosyalist
sistemin yıkılışı sonrasında yaşanan vahşetin boyutları bu tezin
yanlışlığını ortaya koyduğu gibi, sosyalizmin aslında emperyalist
devletleri dizginleyen bir işlev gördüğünü de
kanıtladı. Böylece Yeni Dünya Düzeni, postkapitalizm,
postendüstriyalizm, vb bütün gelecek kurgularının nefesi
kesildi.
Kapitalizmin kendisini aştığı yönündeki açılımlara
konu oluşturan ikinci düzlem ise işletme ölçeğiydi. Bu
ikinci düzleme ilişkin tezlerin akıbeti açısından ilki
için söylenenleri söylemek maalesef olanaklı değildir.
Postkapitalistler, postendüstriyalistler ve postmarksistler
teknolojik gelişmenin ekonominin yapısını tamamen değiştirdiğini
belirtiyorlar. Manifaktür döneminde ortaya çıkan
makineler insanı bir araç haline indirgemişti. Oysa bugün
bilgisayar teknolojilerinin insanı yeniden üretim ortamının
yaratıcı, entelektüel hakimi durumuna getirdiği belirtiliyor.
Çalışanların bilgi, beceri düzeylerindeki artış herkesi
içine alan türdeş bir gelişme olarak sunuluyor.
Entelektüel kapasitedeki genel gelişmenin şirket
yöneticileriyle çalışanlar arasındaki farklılıkların
ortadan kaldırılması için olanak sunduğu ileri
sürülüyor. Bu olanağı kullanmak niyetindeki şirketlerin
katılım kanallarını sonuna kadar açmasının da farklılıkların
ortadan kalkmasını kolaylaştırdığı savunuluyor. Öte yandan
büyüyen şirket yapısı içinde şirket sahiplerinin,
kapitalistlerin, sermayenin yönetimi sorumluluğunu
yöneticilere devrederek görünmez olmaları da bu
propagandaları güçlendiren bir etki yaratıyor.
Bir de olayın ideolojik boyutu var. Sosyalizmin yıkılması tek başına
kamucu ekonomik yapının başarısızlığını kanıtlamak bakımından
büyük işlev gördü. Aynı dönemde merkez
kapitalist ülkelerde, İngiltere başta olmak üzere, kamunun
ekonomideki ağırlığının düzenli biçimde azaltılması, kamu
yatırımlarının sınırlanması, geleneksel olarak kamunun sorumluluk
alanında görülen eğitim ve sağlık sektörlerinin bile
içinin boşaltılması da kamusal ekonominin, kamusal değerlerin
yıpratılması açısından son derece işe yaradı.
İş ortamındaki “yeni” bireysel değerler bu ortamda şekillendi(rildi).
Yararlanılan her şey için (bunlar eğitim ve sağlık bile olsalar)
para ödenmesi gerektiği, iş güvencesinin çalışma
azmini ve girişimciliği öldüren bir korunma mekanizması
oluşturduğu, sendikaların çalışma barışını bozduğu ve
üstelik, haklar bakımından, birey olarak işçinin özel
gereksinimlerini dikkate al(a)mayan bir kabalaştırmaya kaçtığı,
iş ortamında çalışanla çalışmayanın ayrılması gerektiği
ve kamu sistemi yapısının bunu beceremeyeceği, vb bu tip yeni
değerlerin en göze çarpanlarıdır.
Sosyalist, genel olarak sol ve kamucu değerlerdeki yıpranma, bireyci
yeni değerlerin şekillenmesine olanak verdiği gibi, sermayenin yeniden
yapılandırılması bakımından gerekli olan yeni tip çalışma
ilişkilerinin ve endüstri ortamının yaratılması için
ihtiyaç duyulan yeni yönetim tekniklerinin
üretilmesine de yaradı. Toplam kalite yönetimi, insan
kaynakları yönetimi, kalite çemberleri gibi yeni
yönetim teknikleri işçi sınıfı
örgütlülüğünün altını oyarken,
çalışanları birbirleriyle ve kendileriyle rekabete sokarken, hep
Gorbaçov tarafından solun içine sokulan kurdu beslediler.
Şimdi kapitalizmin ekonomi ve işyeri ölçekli yenilenme
çabalarının halen önemli derecede etkili olduklarını
söyleyebiliriz. Yeni yönetim teknikleri işçi sınıfı
bilincini öldürmek bakımından çok iş
görüyorlar. Özellikle orta ve büyük
ölçekli işyerlerinde. Örneğin bütün
dünyada kalite çemberleri, kalite yönetimleri hep bu
ölçekteki işyerlerinde uygulanır. Bu son derece doğaldır.
Ancak bu ölçekli işyerlerinin aynı zamanda sendikal
örgütlülüğün de merkezi konumunda bulunması
asıl önemlisidir. Sendikaların zaman içinde güç
yitirmeleri bir de bu olguyla ilişkilidir. O nedenle solun,
kapitalizmin yenilendiği yönündeki yaklaşımlara konu
oluşturan bu ikinci düzlemle özel olarak ve canlı
biçimde ilgilenmeye devam etmesi gerekiyor. Kimilerince
dinozorca diye nitelenen “geleneksel” değerlere sahip çıkarak.
Üstelik bu alanla ilgilenmek solun kendisini geliştirmesi işine de
yarayacaktır. Üretim sistemleri meselesi sol için neredeyse
vaka çalışması niteliğindedir.
Kapitalizmin egemen ideolojisi hep, küçük bir azınlık
için söz konusu olanı, çoğunluğun gündemiymiş,
çıkarınaymış gibi sunmakta son derece başarılıdır. Bana
göre bugün kapitalizmin bütün ekonomik ve sosyal
sorunlarına rağmen önemli bir muhalefetle karşılaşmaksızın işini
götürebilmesinin arkasında da bu başarı yatıyor. Bu kitabın
ilgilendiği konu için de aynı şey geçerli. Teknolojik
gelişmeyle birlikte ortaya çıktığı ve çalışanları olumlu
anlamda sarıp sarmaladığı belirtilen değişiklikler, varlıklarını bir an
için kabul etsek bile, işçi sınıfının ancak
küçük bir azınlığı için geçerlidir.
Öncelikle giderek büyüyen ve ortalaması AB
ülkelerinde bile %10 seviyesini aşan büyük işsizler
ordusunun bu senaryo içinde hiçbir yeri yoktur.
Dolayısıyla postkapitalist tezler işsizleri tamamen kapsam alanı dışına
çıkarmışlar, yok saymışlardır. Aynı şey, merkez kapitalist
ülkelerde bile küçük ölçekli
işletmeler ve tarım kesimi için de söz konusudur. Bu ikisi
de yoklar arasındadır. Yoklar listesinin en karanlık elemanları ise
düşük gelirli diye kodlanan ülkelerdir. Geriye kala kala
gelişmekte olan ve gelişmiş diye nitelenen bir avuç ülkenin
orta ve büyük ölçekli yarım avuç işletmesi
kalır. İşte bütün fırtına bu dar sektör için
koparılmakta, bunun için ciltler dolduran makaleler ve kitaplar
yazılmakta, olgular oldukça tek yanlı biçimde ele
alınarak kendisi olmaktan çıkıyor denilen kapitalizm, kapitalist
dünya görüşü kutsanmaktadır. Kapitalizmin başarısı
da buradadır: Azınlığa çoğunluk muamelesi yapmak ve bunu tepki
almadan becermek.
Bu kitapla sonuçlanan çalışmaya başlayalı yaklaşık bir
buçuk yıl oluyor. Bu süre içinde İnternet
üzerinden ve YÖK, ODTÜ kütüphanelerinden
yüzlerce makaleye ulaştım. Bunların önemli kısmını kitapta
kullandım. Bilkent Üniversitesi ile ODTÜ
kütüphanelerini kitap açısından taradım. Bulabildiğim
bütün kitapları okudum. Okuduklarımın hemen hiç
birisinde esnek üretim konusuna eleştirel bir yaklaşım yoktu.
Okuduğum makalelerin hemen hepsi çeşitli yöntemlerle
gerçekleştirilmiş saha araştırmalarına dayanıyor ve bu
araştırmaların bulgularını yorumluyordu. Esnek üretim sistemini
bütün bileşenleriyle öven yorumlara sahiptiler.
Üstelik bu sonuçları, sistemin kimi dezavantajlarından
söz etseler bile, kapitalist sistemin genel geçer
sonuçları gibi yorumlamak bakımından da hiçbir sakınca
görmüyorlardı. Orta ve büyük ölçekli
işletmelerde yapılmış olmalarına rağmen küçük
ölçeklilerin durumunu gündeme getirmeyi akıl bile
etmiyorlardı. Sistem dışına itilmiş olan işsizler,
küçük işletmelerin becerisiz, iş güvencesiz
işçileri bu araştırıcıların ilgi konusu olamıyorlardı. Esnek
üretim sistemlerine ilişkin olarak saptanan olumsuz
sonuçlar ise “bu kadarı kadı kızında da olur” türünden
yaklaşımlarla geçiştiriliyordu.
Konu ve mekan seçiminde bu denli seçici davranılmış
olması, yorumların tamamen işletme ölçeğiyle (yani
istenilen yoruma elveren düzeyle) sınırlanmış olması beni
ürkütmedi desem yalan söylemiş olurum. Buradan
çıkarılacak hemen hemen tek sonuç sosyal bilimlerin tek
kelimeyle burjuva sisteminin emir erliğini yapmakta olduğudur. Muhalif
görüş ve yaklaşımlar maalesef istisna durumundadır. Mevcut
sosyal bilimlerin, bu haliyle, burjuva işletme yönetiminin
teknisyenliğini yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Bütün bunlar konunun sosyalistlerce ele alınmasının ve hep
gündemde tutulmasının ne kadar büyük bir aciliyet
taşıdığını gösterir.
Postkapitalist Paradigmalar kitabım 1997 yılında yayımlanmıştı.
İçindeki esnek üretimle ilgili bölümleri
ayrıntılandırmak düşüncesi daha kitap yayımlandığında
aklımdaydı. Bu kitap işte o niyetin sonucudur.
Esnek üretim sistemi denilen ve benim üretim ortamında
sermayenin yeniden yapılanması olarak gördüğüm olgu bir
yanıyla teknolojik bir süreçtir. Bilgisayar teknolojilerine
esnek teknoloji diyorlar. Bunun dışında istihdam biçimlerinin,
ücret sistemlerinin ve yönetimin esnekleştirilmesi de
söz konusu. Kitapta bu bileşenlerin her birisine yer verdim.
Yukarıda da belirttiğim gibi hemen tamamen karşı tarafın
argümanlarıyla dolu makale ve kitaplardan yararlanmak durumunda
kaldım. Bu anlamda, bu kitap bir eleştiri ve argümanlar
düzeyinde “çeviri” kitabıdır: Karşı tarafın ideolojisini
bizim ideolojimizle karşılama faaliyetinden söz ediyorum.
Ele aldığım alt başlıklarda kimi kez teknik ayrıntılara girdim.
Eleştirileri bu ayrıntılar üzerinden şekillendirmeye
çalıştım. Bu nedenle, bu haliyle kitabı fazlasıyla “akademik” ve
“uzmanlara göre” bulacaklar olabilir. Ancak onların neyi, nasıl,
hangi amaçla yaptıkları bu ayrıntılarda gizli. Ben bu tür
kitapların okur sayısının son derece sınırlı olduğunu biliyorum. Bizim
taraftan sayıları en iyi ihtimalle birkaç bini
geçmeyecektir. Bana göre bu kitabı ilgilendiği konu, adı,
yazarı, vb nedeniyle ilgi göstererek, edinmiş ve kapağını
açmış olanlar bizim uzmanlarımızdır ve onların bu konuyla en az
bu incelik ve ayrıntı düzeyinde ilgilenmeleri beklenir.
Öte yandan kitapta incelenen konular içinde belki de en
önemlisi sosyalizmin işyeri ölçeğini nasıl
planlayacağı konusudur. Benim bu konuda kimi kaba fikirlerim var.
Yeterli olmadıklarını biliyorum. Yanlışlıklarına değilse bile eksik
olduklarına kesinlikle inanıyorum. İşyerinde çalışanların
bilime, tekniğe, yönetime katılımı konusu. Bilgi teknolojileri,
hatta burjuvaların geliştirdikleri kimi tekniklerin bu konuda işe yarar
olduklarını hissediyorum. Grup çalışması teknikleri gibi.
Sosyalist mücadelenin etkinlik alanının çok geniş tutulması
gerekiyor. Bir tarafta örgütlü ve siyasal mücadele
var. Öte yanda ise karşı tarafın sanatta, bilimde,
kültürde, edebiyatta, yönetimde, sağlıkta, eğitimde, vb
yaptıklarını ideolojik olarak deşifre ederek,
çözümleyecek ve sosyalizmin tercihlerini bunların
karşısına çıkaracak ideolojik mücadele bulunuyor. İdeolojik
mücadele bir yönüyle çözümleyicidir.
Bunu karanlıkta görme sağlayan gece dürbününe
benzetebiliriz. Öte yandan ise eşitlikçi ve
özgürlükçü bir zeminde yeniden kurucudur.
Bunu da dağınık bir ışık demetini tek bir noktada odaklayan mercek
işlevi olarak görebiliriz. İdeoloji kapitalistlerin yaptığını
toplumun geniş kesimlerinin, işçilerin, emekçilerin
sorunlarını hissederek, onların yanından değerlendirir ve bu geniş
kesimlerin çıkarına nasıl yok edilmeleri, dağıtılmaları ya da
kullanılmaları gerektiğini araştırarak, bu çözümü
toplumun önüne ikna edici bir tarzda koyar.
Ben esnek üretim meselesini bu kaygılarla ele aldım. Umarım işe
yarar. Eleştiri ve katkılar ise beni geliştireceği gibi,
mücadelemize de yol gösterici olacaktır.
Temmuz 2004
İlker Belek
|