|
Manifesto’ya
Dair
Komünist Parti Manifestosu, bu Şubat
ayında [1998 yılında], 150
yaşına bastı.
Yani, tam zamanında!
1989’dan bu yana, anti-komünistlerin
ve döneklerin oluşturduğu
cephe, marksizme ilişkin olarak söyleyebileceği her şeyi
söyledi. Marksizmin
defterinin dürülmesi adına ellerinden gelen ne varsa
yaptılar.
Sonuç ortada. Ellerinden, ciddiye
alınabilir hiçbir şey gelmedi.
Gelinen noktada, marksizm eleştirisi iflas etmiştir.
İflas, şimdilik yalnızca teorik cephede.
Ama iflasın sonuçlarını
ideolojik ve siyasal cepheye taşımanın zamanı geldi.
Manifesto, bu mücadeleye de
kılavuzluk edecek.
“Ama”sız bir
güncellik!
Komünist Parti Manifestosu, bir
“kutsal
kitap” değil. Marksizmin tüm diğer metinleri gibi, Manifesto’yu
okurken de,
hangi dönemde ve hangi somut ihtiyaçlara karşılık
olarak yazıldığını göz
önünde bulundurmak gerekiyor. Nitekim, Marx ve Engels
de, sonradan yazdıkları
önsözlerde, metnin güncelliğini yitiren bazı
yanlarına değindi.
Manifesto yazılırken, işçi sınıfı,
tarih sahnesine kendi bağımsız
kimliğiyle henüz hiç çıkmamıştı. Sınıf
mücadelesinin yasaları saptanırken, elde
bir işçi sınıfı devrimi örneği yoktu. Dahası, o güne
kadar, herhangi bir ülkede
işçi sınıfının iktidarı almaya yönelik bir kalkışması da
yaşanmamıştı.
1847 yılında, Marx ve Engels’in
işçi sınıfı içindeki
tanınmışlıkları da, dönemin sosyalist hareketi
içindeki ağırlıkları da oldukça
sınırlıydı. Henüz kimse “marksizm”den söz etmiyordu. Diğer
yandan, kapitalist
sistemin marksist eleştirisi tamamlanmış olmaktan epeyce uzaktı.
Örneğin,
kapitalizmin bunalımları henüz teorik olarak
çözümlenmemişti. Proletarya
diktatörlüğü
kavramı henüz formüle edilmemişti. Artı-değer kavramı
henüz kullanılmıyordu.
Kapital’in 1. cildi, Manifesto’dan 19 yıl sonra yayımlandı.
Manifesto, tüm Avrupa’yı sarsan bir
burjuva devrim dalgasının arifesinde
yazıldı. 1848 yılının başında, devrimin patlak vermesinin an meselesi
olduğu
da, bunun bir burjuva devrimi olacağı da biliniyordu. Manifesto’da,
işçi
sınıfının bağımsız hedeflerinin yanı sıra, bir burjuva devrimi
karşısında
alması gereken tutumun da ortaya konması gerekiyordu.
Dolayısıyla, Manifesto’nun bazı
yönleriyle eskimesi kaçınılmazdı.
Şaşırtıcı olan, tüm bunlara karşın,
Komünist Parti Manifestosu’nun
altına hâlâ imza atılabilecek, atılması gereken bir metin
olmasıdır!
Bunu sağlayan, Marx ve Engels’in
tercihlerini sınıfsal bakıştan,
işçi sınıfının bakış açısından yana yapmış
olmalarıdır.
Manifesto’nun merkezinde, işçi
sınıfının tarihsel çıkarlarının
temel alınması var. Manifesto’nun merkezinde, üretim
araçlarının özel mülkiyetinin
bir işçi sınıfı devrimi aracılığıyla ortadan kaldırılması var.
Manifesto’nun
merkezinde, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya
kurma mücadelesi var.
Yine asıl şaşırtıcı olan, komünizmin
manifestosuna damgasını vuran
temel düşüncelerin, işçi sınıfının henüz
tarih sahnesine kendi bağımsız mücadelesiyle
çıkmamış olduğu bir dönemde geliştirilmiş olmasıdır. Kendi
çağını aşmak
konusunda Manifesto’yla yarışabilecek bir başka metin bulmak kolay
değil.
Evet, Manifesto’nun yazıldığı
dönemde, çeşitli sosyalist ya da komünist
toplum tasarımları da, işçi mücadelesi de, bu
mücadelenin önderliğine soyunanlar
da vardı. Ama geleceği ne masa başında çizilen ve sınıf temeline
dayanmayan
toplum tasarımlarıyla, ne işçilerin kendiliğinden ve
günceli aşamayan
mücadeleleriyle, ne de tarih bilincinden yoksun işçi
önderleriyle kurmak
mümkün.
O zaman da mümkün değildi,
bugün de değil.
Sınıfsız ve sömürüsüz
bir dünya, ancak işçi sınıfının
mücadelesinin eseri olabilir. İşçi sınıfının
mücadelesi, ancak sınıfsız ve
sömürüsüz bir dünya kurma hedefine dayandığı
zaman gerçek başarıya ulaşabilir.
Bugüne de ışık
tutan saptamalar
Manifesto, çağını aşan bir metin
olma
özelliğini, yazarlarının sınıfsal bakış açısı sayesinde
kazandı. Burjuvazinin
gericileştiği bir dönemde, kapitalizmin temel dinamiklerini
çözümlemenin ve bu
dinamiklerin kapitalizmin sonunu hazırladığını görmenin tek yolu,
sınıfsal
bakmaktı.
Marx ve Engels, burjuvazinin
gericileştiğini, Manifesto’yu
yazdıktan kısa bir süre sonra saptadı. 1848 devrimleriyle
birlikte, proletarya,
bağımsız talepleriyle olmasa bile bağımsız mücadelesiyle,
tarih sahnesine çıktı.
O zamana kadar eski toplumsal ilişkileri tümüyle ortadan
kaldırma ve
gericiliği yok etme mücadelesi veren burjuvazi, bu andan itibaren,
işçi
sınıfını en büyük tehdit olarak görmeye başladı.
İşçi sınıfına karşı
gericilikle ittifak kurdu ve işçi sınıfı hareketini gerici
ideolojilerle
kuşatmaya çalıştı.
1848 sonrasının burjuvazisi, tüm
dünyada, kendi ideallerine ihanet
etmiş bir burjuvazidir. 1789 Fransız Devrimi’nin, yani burjuvazinin ilk
ve tek
büyük devriminin eşitlik, özgürlük ve
kardeşlik idealleri, artık yalnızca işçi
sınıfı tarafından savunulabilirdi ve savunuldu.
19. yüzyılın ortalarından itibaren,
hiçbir burjuva devrimi,
geçmişten köklü ve hızlı bir kopuşu zorlamadı. Bunun
için, geniş kitlelerin
harekete geçirilmesi, işçi sınıfının siyaset sahnesine
sokulması gerekiyordu. İşçi
sınıfından fazlasıyla korkan burjuvazi, bunun yerine, toplumsal
egemenliğini
ve siyasal iktidarını daha tedrici şekillerde ve gericilikle ipleri
tümüyle koparmadan,
tersine gericiliği kendi sisteminin ayrılmaz bir parçası haline
getirerek
kurdu.
Dolayısıyla, istisnai olan, 19.
yüzyılın ikinci yarısının ve 20.
yüzyılın “eksikli” burjuva devrimleri değil, 1789 Fransız
Devrimi’dir.
21. yüzyıla girerken, dinci
gericiliğin, ırkçı milliyetçiliğin ve
her türden akıl-dışı düşünce ve batıl inancın tüm
dünyada bu kadar yaygın ve bu
kadar güçlü olmasını, özel mülkiyet
düzenine ve bu düzeni ayakta tutabilmek
için giderek daha da gericileşen burjuvaziye borçluyuz.
Ve bu dünyada, “değişim”den, sınıf
çelişkilerinin önemini
yitirdiğinden söz etme cesaretini gösterenler var!
Nedir değişen, diye sorduğunuzda,
“küreselleşme”den, kapitalizmin
teknolojiyi çok fazla geliştirdiğinden, kol emeğinin
önemini yitirdiğinden vb.
dem vuruluyor.
Oysa, “yenilik” adı altında
pazarlananlar, kapitalizmin bildik
özellik ve eğilimlerinden başka bir şey değil.
“Küreselleşme” mi:
“Burjuvazi,
dünya pazarını sömürmesi aracılığıyla tüm
ülkelerin üretim ve tüketimine
kozmopolit bir nitelik kazandırdı. Gericileri derin bir
üzüntüye boğarak,
sanayinin ayaklarının altındaki ulusal zemini çekip aldı.
Çok eski ulusal
sanayiler imha edildi ve hala her gün imha ediliyor. Bunlar,
kurulmaları tüm
uygar uluslar açısından bir ölüm-kalım sorunu haline
gelen yeni sanayiler tarafından;
artık yerli hammaddeleri değil, en uzak bölgelere ait
hammaddeleri işleyen ve
ürünleri yalnızca ülke içinde değil, aynı zamanda
dünyanın her tarafında
tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyor. Yerli
üretimle karşılanan
eski gereksinimlerin yerini, karşılanmaları en uzak ülke ve
iklimlerin
ürünlerini gerektiren yeni gereksinimler alıyor. Eski yerel
ve ulusal kendine
yeterlilik ve kapalılığın yerini ulusların çok yönlü
karşılıklı ilişkileri ve
çok yönlü karşılıklı bağımlılıkları alıyor. Ve
yalnızca maddi üretimde değil,
ama aynı zamanda zihinsel üretimde. Tek tek ulusların zihinsel
ürünleri ortak
mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve
dargörüşlülük giderek
olanaksızlaşıyor ve çok sayıdaki ulusal ve yerel yazından bir
dünya yazını
doğuyor.”
Teknolojinin gelişmesi ve üretim
araçlarının çoğalması mı:
“Burjuvazi,
yüz yılı ancak bulan sınıfsal egemenliği döneminde, tüm
geçmiş kuşakların
yarattığından daha kitlesel ve daha büyük üretici
güçler yarattı. Doğa
güçlerine egemen olunması, makineler, kimyanın sanayiye ve
tarıma uygulanması, buharlı
gemiler, demiryolları, elektrik telgrafları, büyük
kıtaların tarıma açılması,
nehirlerin suyolları haline getirilmesi, yerden bitercesine nüfus
çoğalması -
toplumsal emeğin bağrında böylesine üretici
güçlerin yatmakta olduğunu daha
önceki hangi yüzyıl sezebilmişti?” Dahası, “Burjuvazi,
üretim aletlerinde,
dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm
toplumsal ilişkilerde
sürekli devrim yapmadan varolamaz. Üretimin sürekli
devrimci dönüşümlere uğratılması,
tüm toplumsal koşulların kesintisiz şekilde sarsılması, sonu
gelmez
belirsizlik ve hareket, burjuva çağını diğer tüm
çağlardan ayırır.”
Kafa emeğinin önem kazanması mı:
“Burjuvazi,
şimdiye kadar saygı duyulan ve dindarca
bir korkuyla bakılan tüm mesleklerin halelerini söküp
attı. Doktoru, avukatı,
rahibi, şairi ve bilim adamını ücretli emekçisi
durumuna getirdi.”
Tüm bunların 150 yıl önce bu
açıklıkla saptanmış olması şaşırtıcı
bulunabilir ve gerçekten de şaşırtıcıdır. Ama bugün,
bunlardan hareketle kapitalizmin
nitelik değiştirdiğini iddia etmek, aptallıktan başka bir şey değildir.
Kapitalist düzen, sınıfsal
bakmayanları aptallaştırıyor.
Zaten, reel sosyalizmin
çözülüşünden sonra çok daha fazla
gürültü
çıkarmaya başlayan “postmodernizm” gevezeleri, dünyayı
açıklamaya çalışmak
yerine, açıklanamaz olduğunu iddia ediyor. Bu da son derece
doğal. 21. yüzyıla
girerken, kapitalizm, akılcı bir şekilde savunulması tümüyle
olanaksızlaşan bir
düzen haline gelmiştir.
Bilimsel-teknik gelişmeler ve emek
üretkenliğindeki artış, iş
saatlerinin düşürülmesini, kafa emeği ile kol emeği
arasındaki çelişkinin neredeyse
tümüyle ortadan kaldırılmasını, yoksulluğun yok edilmesini,
insanlığın düşünsel
üretkenliğinin önünün açılmasını
mümkün kılarken, kapitalizm koşullarında
bunların tam tersi gerçekleşiyor.
FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım
Örgütü) verilerine göre, bugün
dünyada yeterli beslenemeyen insanların sayısı 840 milyon. Yani,
dünya
nüfusunun (yaklaşık 5.7 milyar) yüzde 20’si açlık
sorunuyla karşı karşıya. Her
yıl 13 ile 15 milyon arasında insan açlık nedeniyle
ölüyor. Bunların 4 milyonu
çocuk! (Der Fishcher Weltalmanach ‘98”, Fischer Taschenbuch
Verlag, Frankfurt
am Main, Oktober 1997, sütun 1031.)
Bu açlığın nedeni, dünyada
yeterince gıda maddesi üretilmemesi değil.
Kalori cinsinden ölçüldüğünde,
dünyadaki tüm insanlara yetebilecek olandan
daha fazla gıda maddesi üretiliyor.
Ama bir yandan gelişkin kapitalist
ülkelerdeki aşırı tüketim,
diğer yandan “piyasa düzeni”nin işleyiş yasaları gereğince
“kâr” getirmeyen
gıda maddelerinin imha edilmesi, her yıl milyonlarca insanı
ölüme mahkum
ediyor.
Tam da Manifesto’da yazıldığı gibi:
“(...)
modern işçi, sanayinin gelişmesiyle birlikte yükseleceği
yerde, giderek kendi
sınıfının varolma koşullarının daha altına düşüyor.
İşçi yoksullaşıyor ve
yoksulluk nüfustan ve zenginlikten daha hızlı artıyor.
Böylece, burjuvazinin
daha uzun süre toplumun egemen sınıfı olarak kalma ve kendi
sınıfının varolma
koşullarını düzenleyici yasa olarak topluma dayatma olanağının
bulunmadığı
açıkça ortaya çıkıyor. Kölesinin
kölelik koşullarındaki varoluşunu bile
güvence altına alamadığı ve onun tarafından beslenecek yerde,
onu beslemek
zorunda kaldığı bir duruma düşmesine engel olamadığı
için, yönetme olanağından
yoksundur. Toplum artık onun egemenliği altında yaşayamaz; yani, onun
varoluşu
artık toplumla bağdaşmıyor.”
Peki ama neden?
Kuşkusuz, özel mülkiyet
düzeninin yasaları gereği. Dünya kapitalizmi,
‘70’li yılların başından bu yana, yine kendi ürünü olan
bir bunalımı yaşıyor.
Bunalım dönemlerinde de,
“yalnızca
mevcut ürünlerin değil, önceden yaratılmış üretici
güçlerin bile büyük bir
bölümü düzenli olarak tahrip ediliyor. Bu
bunalımlar sırasında, önceki bütün
çağlarda anlamsız görünecek bir toplumsal salgın
baş gösteriyor - aşırı üretim
salgını. Toplum kendisini birdenbire, gerisin geriye geçici
bir barbarlık
durumuna sokulmuş buluyor; sanki bir kıtlık, genel bir yıkım
savaşı, bütün
geçim araçları ikmalini kesmiştir; sanki sanayi ve
ticaret yok edilmiştir; ama
neden? Çünkü çok fazla uygarlık, çok
fazla geçim aracı, çok fazla sanayi ve çok
fazla ticaret vardır. (...) Burjuva ilişkiler, kendi yarattıkları
zenginliği
kucaklayamayacak kadar darlaşmıştır.”
Kapitalizmin akıl-dışılığı bununla
sınırlı değil. Birkaç örnek
daha vermek gerekirse:
- Yakın geçmişe kadar aşırı
silahlanmanın gerekçesi olarak
gösterilen reel sosyalizmin çözülüşü,
uluslararası sermaye düzeninin ne
saldırganlığını, ne de militarizmini ortadan kaldırdı.
- Bilişim sektöründeki
gelişmeler, bilginin yaygınlaşmasının ve toplumun
siyasal süreçlere katılımını artırmanın olanaklarını
yaratırken, kapitalizm
koşullarında yaşanan, bilginin tekelleştirilmesi ve insanların
aptallaştırılması.
- Kapitalizm, toplumsal refaha
hiçbir katkısı olmayan pek çok
sektör ve faaliyet alanı yarattı: Finans sektörü (borsa,
bankalar vb.), reklamcılık,
büyük oranda otomotiv sektörü, büyük
oranda ilaç sektörü, büyük oranda
hastaneler
vb. vb...
- Kapitalizm, bir yandan “bireycilik”
üzerine bir yığın zırva,
diğer yandan da Mc Donald’s’da hamburger yiyip Coca Cola içen,
ardından bir Marlboro
tüttüren, dünyadaki gelişmeleri CNN ve benzeri bilgi
kaynaklarından izleyen,
Amerikan filmleriyle ve müziğiyle eğlenen “birey”ler ve bunları
yapamadıkları
oranda aşağılanan insanlar üretiyor...
Marx ve Engels, kapitalizmin toplumsal
çelişkileri giderek
sadeleştirdiğini, emek-sermaye çelişkisinin giderek
çıplaklaştığını gördü.
Bakmasını bilenler için, bu
dünyayı anlamak gerçekten de
fazlasıyla kolaylaştı.
Marksizmin kurucularının görmeye
fırsat bulamadığı, gericileşen burjuvazinin
ideolojik hegemonyasının gücü oldu.
Manifesto’nun işçisi, burjuvazinin
devrimci döneminin ürünüdür. Bu
nedenle de ideolojik yanılsamaları görece zayıftır. Mülk
sahibi sınıfların hukuksal,
ahlaki ve dinsel ideolojilerinin etkisinden tümüyle sıyrılmak
üzeredir.
Dahası, feodalizme karşı mücadele
ederken işçi sınıfını siyaset
alanına çeken burjuvazi, böylelikle, bu sınıfın siyasal
eğitimini de sağlamaktadır.
Oysa, gericileşen burjuvazi,
geçmişin egemen sınıf ideolojilerini
devralarak ve gerici ideolojilerin baş destekçisi haline
gelerek, işçi
sınıfının bağımsız ideolojisinin kendiliğinden bir şekilde
biçimlenmesini
olanaksızlaştırdı.
Diğer yandan, işçi sınıfını ne
olursa olsun siyaset sahnesinin
dışında tutmak, burjuvazinin en önemli önceliklerinden
biri haline geldi.
Bunun tek bir anlamı var:
Çelişkileri işçi sınıfının gözünde de
sadeleştirme ve sınıfın siyasal eğitimini sağlama görevi, bu
sınıfının öncülerine,
komünistlere düşüyor.
Komünistlerin işi, dünyanın ne
kadar “karmaşıklaştığı” üzerine
ileri geri konuşmak değil, görünürdeki olgu
zenginliğinin ardındaki basit ilişkileri
gözler önüne sermektir.
“Yeni”
dinamikler, “yeni” mücadele yolları
Uzun yıllardır, “yeni toplumsal
hareketler”den, farklı toplumsal “kimlik”lerden, işçi
sınıfının artık bir
devrimin öncüsü olamayacağından, siyasal iktidarı ele
geçirmenin aslında o
kadar da gerekli olmadığından, tersine “sivil toplum”un temel
alınması
gerektiğinden, “devletçi” ve “aşırı-merkeziyetçi”
sosyalizmin devrinin
kapandığından, devlet mülkiyetinden farklı bir “toplumsal
mülkiyet”ten,
jakobenizmin yanlışlığından vb. söz ediliyor.
Demek ki, 150. yılında Manifesto’yu
mutlaka bir kez daha okumak gerekiyor.
Manifesto’nun “Sosyalist ve Komünist Literatür” başlıklı
bölümünü okuyunca,
yine “yeni”lik adına ileri sürülenlerin aslında ne kadar
bayat gevezelikler
olduğu bir kez daha görülüyor.
Devletçi olmayan, adem-i
merkeziyetçi, sivil toplumcu, jakobenizm
karşıtı sosyalizmin programı, Komünist Parti Manifestosu’ndan
önce, Proudhon
tarafından yazılmıştı. “Aşağıdan yukarıya” edebiyatı, Marx’ın I.
Enternasyonal’deki en güçlü rakibi olan ve Proudhon’a
aitti. “Otorite” düşmanlarının
ve federalistlerin yeri, Proudhon’un yanıdır.
Kaypak orta sınıfların kaygılarını
yansıtan bu çizgi, 150 yıldır,
ne işçi sınıfı, ne de toplumun diğer katmanları adına,
herhangi bir ciddi kazanımın
altına imza atmıştır. Bundan sonra da hiç kuşkusuz atamayacaktır.
Manifesto’da dile getirildiği gibi:
“Orta
katmanlar, yani küçük sanayici, küçük
tüccar, zanaatçı ve köylü, bunların
tümü,
orta katmanlar olarak varlıklarını güvence altına alabilmek
için burjuvaziye
karşı savaşır. Dolayısıyla bunlar devrimci değil, tutucudur.
Dahası,
gericidirler; tarihin tekerleğini geriye doğru döndürmeye
çalışırlar.”
Orta sınıfların gericiliğine ilişkin bu
vurgu, marksizmin gelişimi
içinde geriye çekildi. Hatta, Marx ve Engels, kısa bir
dönem boyunca, Manifesto’da
burjuvaziye yükledikleri misyonların bir
bölümünü küçük burjuvazinin
üstlenebileceğini düşündü. Küçük
burjuvazi ve köylülükle ittifak başlıkları,
marksizmin siyasal araçlar yelpazesi içinde yer aldı.
20. yüzyıl, küçük
burjuvazinin, hatta bazen köylülüğün dinamizmine
dayanan devrimlere sahne oldu.
Ama bugün gelinen noktada, altını
mutlaka çizmek gerekiyor: Bu dinamikler,
sosyalizmi geriye çekici etkide bulunmuştur. Reel sosyalizmin
prestiji işçi
sınıfı temeline dayanmayan devrimleri bir dönem boyunca ileri
çekmiş, ama
bunların pek azı sosyalizme ulaşmıştır. Sosyalizme varamayan devrimler,
dünya
devrim süreci açısından aynı zamanda bir yük
oluşturmuştur.
Dahası, orta sınıfların tümüyle
tasfiye edilememiş olması,
sosyalist ülkelerin çözülüşünde de
rol oynayan önemli faktörler arasında yer almıştır.
Dar kafalı küçük burjuvaların mülkiyet ve
tüketim ideolojilerinin yok edilememesi,
sosyalist ideolojinin altını oymuştur.
Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarındaki
bazılarının çok sevdiği NEP
dönemi, işçi sınıfı ile küçük burjuvazi ve
köylülüğün devrimci bir ittifakının
değil, toplumsal ilişkileri devrimci bir dönüşüme
uğratmadan önce zaman kazanmak
zorunda kalan işçi sınıfının orta sınıflara verdiği tavizlerin
dönemi olmuştur.
Garbaçov ve tayfasının sosyalizmi tasfiye etme sürecinde
NEP’i allayıp
pullaması boşuna değildi.
Lenin de, şu sözleri boşuna sarf
etmemişti:
“Sınıfları
ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve
kapitalistleri kovmak
değildir - bizde bu, nispeten kolay oldu-, sınıfları ortadan kaldırmak
demek,
küçük meta üreticilerini de ortadan
kaldırmaktır; oysa bunları kovamayız,
bunları ezemeyiz, bunlarla iyi geçinmek zorundayız. (...)
Bu küçük üreticiler,
proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası
içine hapsederler,
proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar;
bunlar,
proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık
gibi,
bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş
gibi küçük-burjuvaziye özgü
niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. (...) Milyonlarca ve
onmilyonlarca
insandaki alışkanlık gücü, en korkunç
güçtür. (...) Merkezileşmiş büyük
burjuvaziyi yenmek, milyonlarca küçük patronu
‘yenmekten’ bin kez daha
kolaydır; oysa bunlar her günkü alışılagelen, gözle
görülmeyen, elle tutulmayan
eritici eylemleriyle burjuvazi için gereken aynı
sonuçları, burjuvaziyi yeniden
iktidara getirecek olan sonuçları
gerçekleştirmektedirler. Proletarya
partisinin demir disiplinini (özellikle
diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa
zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı, burjuvaziye
yardım etmektedir.”
(V.İ.
LENİN, Komünizmin Çocukluk Hastalığı ‘Sol’ Komünizm,
Sol Yay., s. 38-39.)
Komünistler, işçi sınıfının
orta sınıflarla işbirliğine, hiçbir
zaman, kendi başına bir olumluluk atfetmez. Orta sınıflarla girilen her
ilişki,
işçi sınıfı hareketini geri çeker.
21. yüzyılın eşiğinde,
komünistlerin görevi, orta sınıflarda
devrimci dinamizm aramak değil, orta sınıf gericiliğinin
karşısında durmaktır.
Bu açıdan bakıldığında,
Komünist Parti Manifestosu, yazıldığı dönemde
olduğundan çok daha günceldir!
Yine Manifesto’da dile getirildiği gibi,
küçük burjuva sosyalizmi,
“pozitif içeriği gereği, ya eski üretim ve değişim
araçlarını ve bunlarla birlikte
eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmek, ya da
modern üretim
ve değişim araçlarını, bunlar tarafından parçalanmış
bulunan ve parçalanmak
zorunda olan eski mülkiyet ilişkilerine zorla yeniden hapsetmek
ister. Her iki
durumda da hem gerici, hem de ütopyacıdır.”
Tarımda ve sanayide
küçük üreticiliği ve küçük
ölçekli ticareti savunmak,
bugün, 150 yıl önce olduğundan çok daha gerici bir
çizgiye düşmek anlamına
gelir.
Manifesto’da burjuvazinin sık sık
övülmesi, kısmen, bu sınıfın devrimcilik
barutunu henüz tüketmemiş olduğu düşüncesinin
ürünüdür. Ama yalnızca kısmen.
Burjuvazi, yapacaklarına ilişkin
beklentilerden çok,
yaptıklarından dolayı övülmüştür.
Büyük sınai üretimin
küçük üretimi öldürmesi, feodal ve
küçük burjuva
değerlerin yerle bir edilmesi, kapitalist ilişkilerin geri
ülkelere zor yoluyla
sokulması, orta sınıfların yoksullaşması ve proleterleşmesi, tarihsel
açıdan
artılar hanesine yazılan gelişmelerdir. Orta sınıf dalkavukluğu,
komünist
harekete sonradan sirayet eden bir hastalık olmuştur.
Kapitalizmin en acımasız ve en uzlaşmaz
eleştirmenleri olan komünistler,
üretimin ve ticaretin merkezileşmesini tarihsel bir gelişme olarak
değerlendirir.
Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, üretim
araçlarının gelişiminin hem
nedeni, hem de sonucudur. Sermaye ne oranda merkezileşmiş ve
yoğunlaşmışsa,
sosyalizmin altyapısı da o oranda gelişmiş, üretimin merkezi
olarak planlanması
kolaylaşmış demektir. Mülkiyetçi küçük
burjuva ve köylülerin yüzü suyu
hürmetine sosyalizmin altyapısının tahrip edilmesini savunmak,
komünistlerin
işi olamaz.
Sermaye cephesinin işçi sınıfı
karşısındaki en önemli avantajı,
küçük burjuvazi ve köylülüğün
mülkiyetçiliğidir. “İnsanların yıllarca çalışarak
biriktirdiklerinin ellerinden alınması” korkusu, asıl olarak bu
kesimler için
geçerlidir. Burjuvalar, zaten, çalışarak değil,
çalışmadıkları için, ya da çalışmak
zorunda kalmadıkları andan itibaren zenginleşebiliyor!
Özel mülkiyet düzenine
acil olarak son vermenin neden zorunlu olduğunu
burada bir kez daha tartışmaya gerek yok. Manifesto’nun ilgili
bölümleri
yeterince aydınlatıcı.
Diğer yandan işçi sınıfının
programı son derece açık:
“Proletarya,
siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece
derece koparıp almak,
tüm üretim aletlerini devletin, yani egemen sınıf olarak
örgütlenmiş
proletaryanın elinde merkezileştirmek ve üretici
güçler kitlesini olabildiğince
hızlı bir şekilde çoğaltmak için kullanacaktır.”
Ya aşamacılık?
21. yüzyıla girmeye ramak kalmışken
işçi
sınıfının önüne ara hedefler koymak, hele burjuva
demokrasisinin tamamlanması
ihtiyacından söz etmek, yalnızca gericiliğin bir başka
biçimine saplanıp kalmak
demektir.
Evet, Manifesto’da “demokrasi
mücadelesi”nden de söz ediliyor. Genel
oy hakkının bile ancak şiddetli sınıf mücadeleleriyle kazanıldığı
bir dönemde,
burjuvazinin henüz devrimcilik barutunu tüketmediği bir
dönemde, proletaryanın
henüz bağımsız bir kimlik edinemediği bir dönemde, kuşkusuz,
demokrasi
mücadelesi kritik bir önem taşıyordu.
Ama o dönemde bile, proletaryanın
iktidarına, demokrasiyi tamamlama
görevi değil, sosyalizmi kurma görevi verildi.
Bugün hangi kapitalist ülke,
150 yıl öncesinin ileri kapitalist
ülkelerinden daha geri?
Dönemin ileri kapitalist
ülkeleri için “genel bir
uygulanabilirliğe” sahip olacağı söylenen önlemlere bir
göz atmak, gündemde bir
sosyalizm programının olduğunu anlamaya yeter. Birincisi, tarım
alanında özel
mülkiyete daha başından son verilmektedir. İkincisi, mali sermaye
daha başından
kamulaştırılmaktadır. Üçüncüsü,
stratejik sektörler de kamulaştırılmaktadır.
Tüm bunlar, burjuvaziye, isyan etmekten başka herhangi bir
çıkar yol bırakır
mı? Hele miras hakkının kaldırılması, hangi burjuvanın sessizce
kabullenebileceği
bir önlemdir? Hadi bunu da kabul edenler çıktı. Ya herkese
eşit çalışma
yükümlülüğü?
Hiç kuşku yok ki, bu
önlemler, o zamana kadar isyan etmemiş olan
burjuvaları da ayaklandırmaya yönelik.
Çünkü, tüm mülteci ve asilerin
mülklerine
el konacaktır!
Marx ve Engels, önsözlerden
birinde, söz konusu önlemlerin kısmen
de olsa eskidiğini vurguluyor. Ama herhalde, daha geri talepler ileri
sürmeyi
düşündüklerinden değil!
Yine Manifesto’da, “diğer” işçi
partileriyle ve bu arada
demokratik partilerle ilişkilerden söz ediliyor.
Yalnız, dikkat edilmeli:
“Komünistlerin
yakın hedefi tüm diğer proleter
partilerinkiyle aynıdır: Proletaryanın sınıf olarak oluşması,
burjuva
egemenliğinin yıkılması ve siyasal iktidarın proletarya tarafından
fethedilmesi.”
Herhalde, siyasal iktidarın proletarya
tarafından fethedilmesi
hedefini uzunca bir süredir komünistlerden başka savunan
kimsenin kalmadığı
açık. Diğer yandan, bunun bir “yakın hedef” olarak tanımlanmış
olduğunun da
altı mutlaka çizilmeli.
Demokratik partilere gelince...
Manifesto’da sözü edilenler,
burjuvazinin henüz iktidara bile
gelemediği ülkelerdeki demokratik partiler.
Evet, “komünistler, her yerde,
mevcut toplumsal ve siyasal
koşullara karşı olan her devrimci hareketi destekler.”
Ama şu da unutulmamalı:
“Her
bir hareket için, mülkiyet sorununu, ne kadar gelişkin ya
da az gelişmiş bir
biçim almış olursa olsun, söz konusu hareketin temel
sorunu olarak öne
çıkarırlar.”
Asıl önemlisi, komünistler,
demokratik devrim öngördükleri dönemlerde
bile, işçi sınıfına “demokrasi bilinci” değil, sosyalist
bilinç taşır. Marx ve
Engels, burjuvazinin iktidarda olmadığı ve devrimcilik barutunu
henüz tüketmediğini
düşündükleri bir dönemde de, komünistlerin
hedefinin özel mülkiyet düzenini
ortadan kaldırmak olduğunu açıkça söylemiş ve
savunmuştur. Lenin, İşçi Sınıfı
ve Köylülüğün Devrimci Demokratik
Diktatörlüğü’nün kurulacağını
öngördüğü
dönemlerde bile, işçi sınıfına sosyalist bilincin
taşınmasında ısrarlı
olmuştur.
Manifesto’da Almanya özelinde
vurgulandığı gibi, komünistler,
“Alman
işçilerinin, burjuvazinin kendi egemenliğiyle birlikte
getirmek zorunda olduğu
toplumsal ve siyasal koşulları aynı çokluktaki silahlar olarak
burjuvaziye
yöneltmesi ve Almanya’daki gerici sınıfların yıkılmasının
hemen ardından
bizzat burjuvaziye karşı mücadelenin başlaması için,
işçilere burjuvazi ile
proletarya arasındaki düşmanca karşıtlığın olabildiğince
açık bir bilincini kazandırmaktan
bir an olsun vazgeçmez.”
Aslında, tartışmayı bu kadar uzatmak
gereksizdi. Emek-sermaye çelişkisinin
bu denli derinleştiği bir dönemde bile sosyalizmi, sosyalist
devrimi savunma cesaretini
gösteremeyenler, işçi sınıfı sosyalisti, yani komünist
olmayanlardır.
“Komünistler,
görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül
etmez. Hedeflerine ancak şimdiye
kadarki tüm toplum düzeninin zorla yıkılması yoluyla
ulaşılabileceğini açıkça
ilan ederler.”
Reel sosyalizmin
çözülüşü neyi kanıtladı?
Manifesto, yalnızca kağıt üzerinde
kalmadı. Aradan geçen 150 yıl boyunca sınıf mücadelelerine
ışık tuttu. Diğer
yandan, bu mücadeleler tarafından tekrar tekrar doğrulandı.
1917 Ekim Devrimi, işçi sınıfının
bir devrim yoluyla iktidarı
alabileceğini ve proletarya diktatörlüğünü
kurabileceğini somut olarak gösterdi.
Yetmiş yıllık sosyalizm deneyimi, tüm eksik ve fazlalarıyla,
insanlığın
kapitalizme mahkum olmadığının en açık kanıtı oldu.
Yetmiş günlük Paris
Komünü gibi, yetmiş yıllık reel sosyalizm de,
yenilgiye uğradı.
Bu yetmiş yıla emperyalizmin
müdahalelerinin ürünü bir iç savaş,
temel hedefi sosyalizmin yıkılması olan bir dünya savaşı ve yine
dünya
çapındaki onyıllar süren bir soğuk savaş sığdı.
Sonuçta, sosyalizm, emperyalizmin
egemenliği altındaki bir dünyada, bir geçici yenilgi daha
tatmış oldu.
Reel sosyalizm, Marx ve Engels’in
öngördüğü iddia edilen
“sosyalizm şeması”na uymuyor muydu?
Öyleyse, “şema”yı hatırlatmakta
yarar var:
“Bize
göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de
gerçeğin kendisine göre
düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz,
bugünkü durumu ortadan kaldıran
gerçek harekete komünizm diyoruz.” Bu
hareketin koşulları, fiilen varolan öncüllerden doğar.” (Karl
MARX, Alman İdeolojisi, Sol Yay., Ankara, s.64.)
Ne de olsa, “KOMÜNİST
için sorun, mevcut dünyayı devrimci bir biçimde
değiştirmek, bulmuş olduğu duruma hücum etmek ve onu pratik olarak
değiştirmektir.”
(a.g.y., s. 49.)
Ve bir kez daha hatırlatmak gerekirse, “Proletaryanın
sınıf
olarak oluşması, burjuva egemenliğinin yıkılması ve siyasal
iktidarın
proletarya tarafından fethedilmesi”, komünistlerin yakın
hedefidir.
Marksizmin kurucuları, 1871 Paris
Komünü deneyiminde önemli bir
rol oynayamadı. Paris proletaryasının iktidarı almasından önce,
böylesi bir
girişimin erken olacağını düşünüyorlardı. İktidar
alındığında, önderlik,
marksist olmayanların elindeydi. Komün, topu topu 70 gün
sürdü.
Ama tüm bunlar, Marx ve Engels’in
Komün deneyimini sonuna kadar sahiplenmelerine
engel oluşturmadı. Aksine, bu deneyimi “proletarya
diktatörlüğü”nün somut
örneği olarak göstermek konusunda hiçbir
tereddütleri olmadı.
Kuşkusuz onu eleştirdiler. Yeterince
“kararlı” olamadığı,
yeterince “hızlı” davranmadığı için!
Diğer yandan, eşitsiz gelişmenin
henüz bir yasa olarak formüle edilmediği
19. yüzyıl marksizminde, “doğrusal gelişme” beklentisinin
özel bir ağırlığının
olduğu ortada. Ama marksizmi bir doğrusal gelişme modeline
indirgeyenler,
Manifesto’nun Rusça baskısı için yazılan
önsözü bir kez daha okumalıdır.
Marx’ın yaşamının son yıllarında Rusça öğrenmeye
çalışması, kuşkusuz,
“doğrusal gelişme modeli”ne uymayan bu istisnayı
çürütmek için değildi!
Ya dünya devrimi beklentisi? Evet,
böyle bir beklenti vardı. Ama,
“Proletaryanın
burjuvaziye karşı mücadelesi, içerik açısından
olmasa bile biçim açısından,
öncelikle ulusal bir mücadeledir. Her ülkenin
proletaryası kuşkusuz önce kendi
burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.”
Kuşkusuz, işçilerin vatanı yok.
Ama,
“Proletarya
öncelikle siyasal egemenliği ele geçirmek, kendisini
ulusal sınıf konumuna
yükseltmek, bizzat kendisini ulus olarak kurmak zorunda olduğu
sürece, hiçbir
şekilde burjuva anlamıyla olmamakla birlikte, henüz kendisi de
ulusaldır.”
Herhalde kimse, Ekim Devrimi’nin
ürünü olan sosyalizmin yalnızca
Rusya sınırları içinde kaldığını iddia edemez. Buna karşın, bir
dünya devriminin
gerçekleştirilemediği de ortada. Peki bu durumda ne
yapılmalıydı? İktidar
burjuvaziye geri mi verilmeliydi? “Erken” iktidarların geri verileceği
şeklinde
bir yasa mı var? Bunu düşünenler, Marx’ın Komün
üzerine yazdıklarını yeniden
okumalıdır. Ama bundan önce, yukarıdaki “şema”yı yeniden
incelemelidir!
İşçi sınıfının bugüne kadarki
mücadele tarihi, her birinden yeni
dersler çıkarılan yenilgilerle doludur. Bu yenilgiden de gereken
dersler çıkarılmıştır
ve çıkarılmaya devam edecektir.
Ama işçi sınıfı açısından
şu nokta da fazlasıyla açık: Reel
sosyalizmin çözülmesinin baş suçlusu,
emperyalist-kapitalist sistemdir.
Diğer yandan, hiçbir yenilgi,
işçi sınıfına, arkasında kalan
kazanımları unutturamaz.
Bugün, sömürücü
sınıfın temel çabası, reel sosyalizmin
kazanımlarını hafızalardan tümüyle silmeye, reel
sosyalizmle özdeşleşmiş olan
değerleri tümüyle gözden düşürmeye
yönelik.
Açıkçası, bu konuda kısmi
bir başarı da sağlamıştır.
Sosyalizmin
çözülüşünden önce, kapitalizmin insani
değerleri bu
denli büyük bir hızla tahrip edebileceğini tahmin etmek kolay
değildi. Bilimsel
ve teknik gelişmeler dünyadaki tüm insanların insan onuruna
yaraşır bir yaşam
sürmesinin olanaklarını yaratırken, yoksulluğun ve açlığın
bu ölçüde
yaygınlaşması, tahribatın boyutlarını gösteriyor.
Çalışmanın, onurlu bir yaşama
elverir ücret almanın, sağlık ve
eğitim gibi temel hizmetlerden yararlanmanın, sağlıklı koşullarda
barınmanın
bir hak olduğu düşüncesi, yalnızca bu olanaklardan yararlanan
azınlığın değil,
sömürülen ve ezilen kitlelerin bilincinden de
kazınıyor.
Eşitsizliklerin aşırı derinleşmesinin ve
aşırı yoksulluğun
devrimci bir dinamizm üretmek zorunda olmadığını, toplumların
bir bütün olarak
çürüyebileceğini gösteren tek tek ülke
örnekleri bundan önce de vardı. Bugün
netlik kazanan, sosyalizmsiz bir dünyada kapitalizmin bu
çürümeyi gelişkin
kapitalist ülkeler dahil her yere taşıyabildiği.
Eğer sosyalizm yetmiş yıl boyunca
kapitalizme direnmiş olmasaydı,
eğer insanlık 20. yüzyıl boyunca tümüyle sermaye
egemenliğine bırakılmış ve
eşitlik ve özgürlük idealleri insanlığın evrensel
kültürünün o kadar da kolay
yok edilemeyecek parçaları haline getirilmemiş olsaydı, geleceğe
umutlu bakmak
gerçekten de çok daha zor olurdu.
Yeni bir
başlangıç için...
Yalnızca komünistlerin bir
manifestosu
var. “Manifesto” sözcüğü kuşkusuz çok kullanıldı.
Ama yalnızca komünistler, bu
kadar kalıcı ve bu kadar etkili bir manifestoyu kaleme alabildi.
Komünistler, açık ve net
hedeflere sahip olmanın yanında, bunları
en açık şekilde dile getirmekten korkmamak gibi bir meziyete
sahiptir. Çünkü
komünistler, işçi sınıfının çıkarlarını savunmanın
tarihsel haklılık ve meşruiyetine
sahiptir.
Kapitalistlerin manifestosu yoktur ve
olamaz. Aynı şey,
liberalizm, sosyal demokrasi, faşizm vb. burjuva akımları için
de geçerlidir.
Egemenliklerini ve varlıklarını yalanlarına borçlu olanların
manifestosu olabilir
mi?
Yenilik ve değişime ilişkin olarak
söylenen onca lafın altının boş
olduğunun bir göstergesi de, ortaya yeni bir manifesto
koyulamamış olmasıdır.
Komünist Parti Manifestosu,
hâlâ güncel, bakmasını bilenler için
hâlâ ufuk açıcı. Her komünist, 150. yılında
Manifesto’yu bir kez daha okumalıdır.
Ama bununla yetinmemeli, hemen ardından okumamış olanlara
okutmalıdır.
Özel mülkiyeti,
sömürüyü, sınıf mücadelelerini, devrimi ve
sosyalizmi
tartışmak ve tartıştırmak için.
Yeni bir başlangıcın heyecanını yaşamak
ve yaşatmak için...
Erkin Özalp
Mart 1998
Bu
yazı Komünist Parti Manifestosu'nun yayınevimizden çıkan
baskısının sonunda yer almaktadır.
|