resim


ŞİMDİ OKUMA ZAMANI
İstiklal Caddesi Rumeli Han No: 88 D: 20 Beyoğlu - İSTANBUL  Tel: 0212.251.54.10  Faks: 0212.244.66.64  nk@nkyayinlari.com

TÜM KİTAPLAR
GELENEK dizisi
soL MECLİS dizisi
YURTSEVERLERİN KİTAPLIĞI
İKTİSAT KİTAPLARI
KÜLTÜR KİTAPLIĞI

ANASAYFA

KOMÜNİST PARTİ MANİFESTOSU / Karl Marx - Friedrich Engels
komunist_parti_manifestosu.jpg
ALMANCA'DAN ÇEVİREN:
Erkin Özalp

Kapak Tasarımı:

Gökçe Erbil


Dördüncü Baskı:
Ocak 2005

Önceki Baskılar:
Mart 1998 ve Mayıs 2000 (Gelenek Yayınları), Mart 2003 (NK Yayınları)

85  s. / 4 YTL
14x21 cm

ISBN:
975827102-4
BARKOD:
9789758271023

Marksizm ve komünizm hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlerin ilk başvurması gereken kaynak...

Yazarları şöyle söylüyordu: “Özel mülkiyeti kaldırmak istediğimiz için dehşete düşüyorsunuz. Ama mevcut toplumumuzda, özel mülkiyet, üyelerinizin onda dokuzu için kalkmıştır. Ve tam da onda dokuzu için varolmadığı için vardır. Yani, bizi zorunlu önkoşulu toplumun çok büyük çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyet biçimini kaldırmayı istemekle suçluyorsunuz. Kısacası bizi, mülkiyetinizi ortadan kaldırmayı istemekle suçluyorsunuz. Kuşkusuz, tam da bunu istiyoruz.”

Komünist Parti Manifestosu, uluslararası bir örgüt olan "Komünistler Birliği"nin görevlendirmesi üzerine, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından hazırlandı. 1847 yılının Aralık ve 1848 yılının Ocak aylarında yazılan Manifesto, ilk olarak, 1848 Şubatı'nda Londra'da basıldı.

Bu çeviri, metnin Almanca aslından (Marx-Engels Werke, Dietz Verlag Berlin, 1974, Band 4, s. 459-493) yapıldı.

Geçmişte, Türkçe çevirilerin neredeyse tümünde, çevirisi Samuel Moore tarafından yapılan ve Engels'in gözden geçirerek bazı notlar düştüğü 1888 tarihli İngilizce baskı temel alınmıştı. Ancak İngilizce çeviri ile asıl metin arasında, Manifesto'nun özünü değiştirecek nitelikte olmasa bile, çok sayıda farklılık var. Bu farklılıkların büyük bir bölümü dipnotlarda gösterildi.


Resmi büyütmek için üzerine tıklayabilirsiniz...

Manifesto’ya Dair

Komünist Parti Manifestosu, bu Şubat ayında [1998 yılında], 150 yaşına bastı.

Yani, tam zamanında!

1989’dan bu yana, anti-komünistlerin ve döneklerin oluşturduğu cephe, marksizme ilişkin olarak söyleyebileceği her şeyi söyledi. Marksizmin defte­rinin dürülmesi adına ellerinden gelen ne varsa yaptılar.

Sonuç ortada. Ellerinden, ciddiye alınabilir hiçbir şey gelmedi. Gelinen noktada, marksizm eleştirisi iflas etmiştir.

İflas, şimdilik yalnızca teorik cephede. Ama iflasın sonuçlarını ideolojik ve siyasal cepheye taşımanın zamanı geldi.

Manifesto, bu mücadeleye de kılavuzluk edecek.


“Ama”sız bir güncellik!

Komünist Parti Manifestosu, bir “kutsal kitap” değil. Marksizmin tüm diğer metinleri gibi, Manifesto’yu okurken de, hangi dönemde ve hangi somut ih­tiyaçlara karşılık olarak yazıldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Ni­tekim, Marx ve Engels de, sonradan yazdıkları önsözlerde, metnin güncelli­ğini yitiren bazı yanlarına değindi.

Manifesto yazılırken, işçi sınıfı, tarih sahnesine kendi bağımsız kimliğiyle henüz hiç çıkmamıştı. Sınıf mücadelesinin yasaları saptanırken, elde bir işçi sınıfı devrimi örneği yoktu. Dahası, o güne kadar, herhangi bir ülkede işçi sınıfının iktidarı almaya yönelik bir kalkışması da yaşanmamıştı.

1847 yılında, Marx ve Engels’in işçi sınıfı içindeki tanınmışlıkları da, dö­nemin sosyalist hareketi içindeki ağırlıkları da oldukça sınırlıydı. Henüz kimse “marksizm”den söz etmiyordu. Diğer yandan, kapitalist sistemin marksist eleştirisi tamamlanmış olmaktan epeyce uzaktı. Örneğin, kapita­lizmin bunalımları henüz teorik olarak çözümlenmemişti. Proletarya dikta­törlüğü kavramı henüz formüle edilmemişti. Artı-değer kavramı henüz kullanılmıyordu. Kapital’in 1. cildi, Manifesto’dan 19 yıl sonra yayımlandı.

Manifesto, tüm Avrupa’yı sarsan bir burjuva devrim dalgasının arifesinde yazıldı. 1848 yılının başında, devrimin patlak vermesinin an meselesi ol­duğu da, bunun bir burjuva devrimi olacağı da biliniyordu. Manifesto’da, işçi sınıfının bağımsız hedeflerinin yanı sıra, bir burjuva devrimi karşısında alması gereken tutumun da ortaya konması gerekiyordu.

Dolayısıyla, Manifesto’nun bazı yönleriyle eskimesi kaçınılmazdı.

Şaşırtıcı olan, tüm bunlara karşın, Komünist Parti Manifestosu’nun altına hâlâ imza atılabilecek, atılması gereken bir metin olmasıdır!

Bunu sağlayan, Marx ve Engels’in tercihlerini sınıfsal bakıştan, işçi sınıfı­nın bakış açısından yana yapmış olmalarıdır.

Manifesto’nun merkezinde, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarının temel alın­ması var. Manifesto’nun merkezinde, üretim araçlarının özel mülkiyetinin bir işçi sınıfı devrimi aracılığıyla ortadan kaldırılması var. Manifesto’nun merkezinde, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesi var.

Yine asıl şaşırtıcı olan, komünizmin manifestosuna damgasını vuran te­mel düşüncelerin, işçi sınıfının henüz tarih sahnesine kendi bağımsız mü­cadelesiyle çıkmamış olduğu bir dönemde geliştirilmiş olmasıdır. Kendi ça­ğını aşmak konusunda Manifesto’yla yarışabilecek bir başka metin bulmak kolay değil.

Evet, Manifesto’nun yazıldığı dönemde, çeşitli sosyalist ya da komünist toplum tasarımları da, işçi mücadelesi de, bu mücadelenin önderliğine so­yunanlar da vardı. Ama geleceği ne masa başında çizilen ve sınıf temeline dayanmayan toplum tasarımlarıyla, ne işçilerin kendiliğinden ve günceli aşamayan mücadeleleriyle, ne de tarih bilincinden yoksun işçi önderleriyle kurmak mümkün.

O zaman da mümkün değildi, bugün de değil.

Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya, ancak işçi sınıfının mücadelesinin eseri olabilir. İşçi sınıfının mücadelesi, ancak sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma hedefine dayandığı zaman gerçek başarıya ulaşabilir.


Bugüne de ışık tutan saptamalar

Manifesto, çağını aşan bir metin olma özelliğini, yazarlarının sınıfsal bakış açısı sayesinde kazandı. Burjuvazinin gericileştiği bir dönemde, kapitaliz­min temel dinamiklerini çözümlemenin ve bu dinamiklerin kapitalizmin sonunu hazırladığını görmenin tek yolu, sınıfsal bakmaktı.

Marx ve Engels, burjuvazinin gericileştiğini, Manifesto’yu yazdıktan kısa bir süre sonra saptadı. 1848 devrimleriyle birlikte, proletarya, bağımsız ta­lepleriyle olmasa bile bağımsız mücadelesiyle, tarih sahnesine çıktı. O za­mana kadar eski toplumsal ilişkileri tümüyle ortadan kaldırma ve gericiliği yok etme mücadelesi veren burjuvazi, bu andan itibaren, işçi sınıfını en bü­yük tehdit olarak görmeye başladı. İşçi sınıfına karşı gericilikle ittifak kurdu ve işçi sınıfı hareketini gerici ideolojilerle kuşatmaya çalıştı.

1848 sonrasının burjuvazisi, tüm dünyada, kendi ideallerine ihanet etmiş bir burjuvazidir. 1789 Fransız Devrimi’nin, yani burjuvazinin ilk ve tek bü­yük devriminin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik idealleri, artık yalnızca işçi sı­nıfı tarafından savunulabilirdi ve savunuldu.

19. yüzyılın ortalarından itibaren, hiçbir burjuva devrimi, geçmişten köklü ve hızlı bir kopuşu zorlamadı. Bunun için, geniş kitlelerin harekete geçirilmesi, işçi sınıfının siyaset sahnesine sokulması gerekiyordu. İşçi sını­fından fazlasıyla korkan burjuvazi, bunun yerine, toplumsal egemenliğini ve siyasal iktidarını daha tedrici şekillerde ve gericilikle ipleri tümüyle ko­parmadan, tersine gericiliği kendi sisteminin ayrılmaz bir parçası haline ge­tirerek kurdu.

Dolayısıyla, istisnai olan, 19. yüzyılın ikinci yarısının ve 20. yüzyılın “ek­sikli” burjuva devrimleri değil, 1789 Fransız Devrimi’dir.

21. yüzyıla girerken, dinci gericiliğin, ırkçı milliyetçiliğin ve her türden akıl-dışı düşünce ve batıl inancın tüm dünyada bu kadar yaygın ve bu ka­dar güçlü olmasını, özel mülkiyet düzenine ve bu düzeni ayakta tutabilmek için giderek daha da gericileşen burjuvaziye borçluyuz.

Ve bu dünyada, “değişim”den, sınıf çelişkilerinin önemini yitirdiğinden söz etme cesaretini gösterenler var!

Nedir değişen, diye sorduğunuzda, “küreselleşme”den, kapitalizmin tek­nolojiyi çok fazla geliştirdiğinden, kol emeğinin önemini yitirdiğinden vb. dem vuruluyor.

Oysa, “yenilik” adı altında pazarlananlar, kapitalizmin bildik özellik ve eğilimlerinden başka bir şey değil.

“Küreselleşme” mi:

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmesi aracılığıyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimine kozmopolit bir nitelik kazandırdı. Gericileri derin bir üzüntüye boğarak, sanayinin ayaklarının altındaki ulusal zemini çekip aldı. Çok eski ulusal sanayiler imha edildi ve hala her gün imha ediliyor. Bunlar, kurulmaları tüm uygar uluslar açısından bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından; artık yerli ham­maddeleri değil, en uzak bölgelere ait hammaddeleri işleyen ve ürünleri yalnızca ülke içinde değil, aynı zamanda dünyanın her tara­fında tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyor. Yerli üretimle karşılanan eski gereksinimlerin yerini, karşılanmaları en uzak ülke ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimler alıyor. Eski yerel ve ulusal kendine yeterlilik ve kapalılığın yerini ulusların çok yönlü kar­şılıklı ilişkileri ve çok yönlü karşılıklı bağımlılıkları alıyor. Ve yalnızca maddi üretimde değil, ama aynı zamanda zihinsel üretimde. Tek tek ulusların zihinsel ürünleri ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlı­lık ve dargörüşlülük giderek olanaksızlaşıyor ve çok sayıdaki ulusal ve yerel yazından bir dünya yazını doğuyor.”

Teknolojinin gelişmesi ve üretim araçlarının çoğalması mı:

“Burjuvazi, yüz yılı ancak bulan sınıfsal egemenliği döneminde, tüm geçmiş kuşakların yarattığından daha kitlesel ve daha büyük üretici güçler yarattı. Doğa güçlerine egemen olunması, makineler, kimyanın sanayiye ve tarıma uygulanması, buharlı gemiler, demir­yolları, elektrik telgrafları, büyük kıtaların tarıma açılması, nehirlerin suyolları haline getirilmesi, yerden bitercesine nüfus çoğalması - top­lumsal emeğin bağrında böylesine üretici güçlerin yatmakta olduğunu daha önceki hangi yüzyıl sezebilmişti?” Dahası, “Burjuvazi, üretim aletlerinde, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplum­sal ilişkilerde sürekli devrim yapmadan varolamaz. Üretimin sürekli devrimci dönüşümlere uğratılması, tüm toplumsal koşulların kesinti­siz şekilde sarsılması, sonu gelmez belirsizlik ve hareket, burjuva ça­ğını diğer tüm çağlardan ayırır.”

Kafa emeğinin önem kazanması mı:

“Burjuvazi, şimdiye kadar saygı  duyulan ve dindarca bir korkuyla bakılan tüm mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, ra­hibi, şairi ve bilim adamını ücretli emekçisi durumuna getirdi.”

Tüm bunların 150 yıl önce bu açıklıkla saptanmış olması şaşırtıcı bulu­nabilir ve gerçekten de şaşırtıcıdır. Ama bugün, bunlardan hareketle kapi­talizmin nitelik değiştirdiğini iddia etmek, aptallıktan başka bir şey değildir.

Kapitalist düzen, sınıfsal bakmayanları aptallaştırıyor.

Zaten, reel sosyalizmin çözülüşünden sonra çok daha fazla gürültü çı­karmaya başlayan “postmodernizm” gevezeleri, dünyayı açıklamaya çalış­mak yerine, açıklanamaz olduğunu iddia ediyor. Bu da son derece doğal. 21. yüzyıla girerken, kapitalizm, akılcı bir şekilde savunulması tümüyle olanaksızlaşan bir düzen haline gelmiştir.

Bilimsel-teknik gelişmeler ve emek üretkenliğindeki artış, iş saatlerinin düşürülmesini, kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin neredeyse tümüyle ortadan kaldırılmasını, yoksulluğun yok edilmesini, insanlığın dü­şünsel üretkenliğinin önünün açılmasını mümkün kılarken, kapitalizm ko­şullarında bunların tam tersi gerçekleşiyor.

FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) verilerine göre, bugün dünyada yeterli beslenemeyen insanların sayısı 840 milyon. Yani, dünya nüfusunun (yaklaşık 5.7 milyar) yüzde 20’si açlık sorunuyla karşı karşıya. Her yıl 13 ile 15 milyon arasında insan açlık nedeniyle ölüyor. Bunların 4 milyonu çocuk! (Der Fishcher Weltalmanach ‘98”, Fischer Taschenbuch Verlag, Frankfurt am Main, Oktober 1997, sütun 1031.)

Bu açlığın nedeni, dünyada yeterince gıda maddesi üretilmemesi değil. Kalori cinsinden ölçüldüğünde, dünyadaki tüm insanlara yetebilecek olan­dan daha fazla gıda maddesi üretiliyor.

Ama bir yandan gelişkin kapitalist ülkelerdeki aşırı tüketim, diğer yandan “piyasa düzeni”nin işleyiş yasaları gereğince “kâr” getirmeyen gıda madde­lerinin imha edilmesi, her yıl milyonlarca insanı ölüme mahkum ediyor.

Tam da Manifesto’da yazıldığı gibi:

“(...) modern işçi, sanayinin gelişmesiyle birlikte yükseleceği yerde, giderek kendi sınıfının varolma koşullarının daha altına düşüyor. İşçi yoksullaşıyor ve yoksulluk nüfustan ve zenginlikten daha hızlı artıyor. Böylece, burjuvazinin daha uzun süre toplumun egemen sınıfı olarak kalma ve kendi sınıfının varolma koşullarını düzenleyici yasa olarak topluma dayatma olanağının bulunmadığı açıkça ortaya çıkıyor. Kö­lesinin kölelik koşullarındaki varoluşunu bile güvence altına alama­dığı ve onun tarafından beslenecek yerde, onu beslemek zorunda kal­dığı bir duruma düşmesine engel olamadığı için, yönetme olanağın­dan yoksundur. Toplum artık onun egemenliği altında yaşayamaz; yani, onun varoluşu artık toplumla bağdaşmıyor.”

Peki ama neden?

Kuşkusuz, özel mülkiyet düzeninin yasaları gereği. Dünya kapitalizmi, ‘70’li yılların başından bu yana, yine kendi ürünü olan bir bunalımı yaşıyor. Bunalım dönemlerinde de,

“yalnızca mevcut ürünlerin değil, önceden yaratılmış üretici güçle­rin bile büyük bir bölümü düzenli olarak tahrip ediliyor. Bu bunalım­lar sırasında, önceki bütün çağlarda anlamsız görünecek bir toplum­sal salgın baş gösteriyor - aşırı üretim salgını. Toplum kendisini bir­denbire, gerisin geriye geçici bir barbarlık durumuna sokulmuş bulu­yor; sanki bir kıtlık, genel bir yıkım savaşı, bütün geçim araçları ik­malini kesmiştir; sanki sanayi ve ticaret yok edilmiştir; ama neden? Çünkü çok fazla uygarlık, çok fazla geçim aracı, çok fazla sanayi ve çok fazla ticaret vardır. (...) Burjuva ilişkiler, kendi yarattıkları zen­ginliği kucaklayamayacak kadar darlaşmıştır.”

Kapitalizmin akıl-dışılığı bununla sınırlı değil. Birkaç örnek daha vermek gerekirse:

- Yakın geçmişe kadar aşırı silahlanmanın gerekçesi olarak gösterilen reel sosyalizmin çözülüşü, uluslararası sermaye düzeninin ne saldırganlığını, ne de militarizmini ortadan kaldırdı.

- Bilişim sektöründeki gelişmeler, bilginin yaygınlaşmasının ve toplumun siyasal süreçlere katılımını artırmanın olanaklarını yaratırken, kapitalizm koşullarında yaşanan, bilginin tekelleştirilmesi ve insanların aptallaştırıl­ması.

- Kapitalizm, toplumsal refaha hiçbir katkısı olmayan pek çok sektör ve faaliyet alanı yarattı: Finans sektörü (borsa, bankalar vb.), reklamcılık, bü­yük oranda otomotiv sektörü, büyük oranda ilaç sektörü, büyük oranda has­taneler vb. vb...

- Kapitalizm, bir yandan “bireycilik” üzerine bir yığın zırva, diğer yandan da Mc Donald’s’da hamburger yiyip Coca Cola içen, ardından bir Marlboro tüttüren, dünyadaki gelişmeleri CNN ve benzeri bilgi kaynaklarından izle­yen, Amerikan filmleriyle ve müziğiyle eğlenen “birey”ler ve bunları yapa­madıkları oranda aşağılanan insanlar üretiyor...

Marx ve Engels, kapitalizmin toplumsal çelişkileri giderek sadeleştirdi­ğini, emek-sermaye çelişkisinin giderek çıplaklaştığını gördü.

Bakmasını bilenler için, bu dünyayı anlamak gerçekten de fazlasıyla ko­laylaştı.

Marksizmin kurucularının görmeye fırsat bulamadığı, gericileşen burju­vazinin ideolojik hegemonyasının gücü oldu.

Manifesto’nun işçisi, burjuvazinin devrimci döneminin ürünüdür. Bu ne­denle de ideolojik yanılsamaları görece zayıftır. Mülk sahibi sınıfların hu­kuksal, ahlaki ve dinsel ideolojilerinin etkisinden tümüyle sıyrılmak üzere­dir.

Dahası, feodalizme karşı mücadele ederken işçi sınıfını siyaset alanına çeken burjuvazi, böylelikle, bu sınıfın siyasal eğitimini de sağlamaktadır.

Oysa, gericileşen burjuvazi, geçmişin egemen sınıf ideolojilerini devrala­rak ve gerici ideolojilerin baş destekçisi haline gelerek, işçi sınıfının bağım­sız ideolojisinin kendiliğinden bir şekilde biçimlenmesini olanaksızlaştırdı.

Diğer yandan, işçi sınıfını ne olursa olsun siyaset sahnesinin dışında tut­mak, burjuvazinin en önemli önceliklerinden biri haline geldi.

Bunun tek bir anlamı var: Çelişkileri işçi sınıfının gözünde de sadeleş­tirme ve sınıfın siyasal eğitimini sağlama görevi, bu sınıfının öncülerine, komünistlere düşüyor.

Komünistlerin işi, dünyanın ne kadar “karmaşıklaştığı” üzerine ileri geri konuşmak değil, görünürdeki olgu zenginliğinin ardındaki basit ilişkileri gözler önüne sermektir.


“Yeni” dinamikler, “yeni” mücadele yolları

Uzun yıllardır, “yeni toplumsal hareketler”den, farklı toplumsal “kim­lik”lerden, işçi sınıfının artık bir devrimin öncüsü olamayacağından, siyasal iktidarı ele geçirmenin aslında o kadar da gerekli olmadığından, tersine “si­vil toplum”un temel alınması gerektiğinden, “devletçi” ve “aşırı-merkezi­yetçi” sosyalizmin devrinin kapandığından, devlet mülkiyetinden farklı bir “toplumsal mülkiyet”ten, jakobenizmin yanlışlığından vb. söz ediliyor.

Demek ki, 150. yılında Manifesto’yu mutlaka bir kez daha okumak gere­kiyor. Manifesto’nun “Sosyalist ve Komünist Literatür” başlıklı bölümünü okuyunca, yine “yeni”lik adına ileri sürülenlerin aslında ne kadar bayat ge­vezelikler olduğu bir kez daha görülüyor.

Devletçi olmayan, adem-i merkeziyetçi, sivil toplumcu, jakobenizm kar­şıtı sosyalizmin programı, Komünist Parti Manifestosu’ndan önce, Proudhon tarafından yazılmıştı. “Aşağıdan yukarıya” edebiyatı, Marx’ın I. Enternasyonal’deki en güçlü rakibi olan ve Proudhon’a aitti. “Otorite” düş­manlarının ve federalistlerin yeri, Proudhon’un yanıdır.

Kaypak orta sınıfların kaygılarını yansıtan bu çizgi, 150 yıldır, ne işçi sı­nıfı, ne de toplumun diğer katmanları adına, herhangi bir ciddi kazanımın altına imza atmıştır. Bundan sonra da hiç kuşkusuz atamayacaktır.

Manifesto’da dile getirildiği gibi:

“Orta katmanlar, yani küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı ve köylü, bunların tümü, orta katmanlar olarak varlıklarını güvence al­tına alabilmek için burjuvaziye karşı savaşır. Dolayısıyla bunlar dev­rimci değil, tutucudur. Dahası, gericidirler; tarihin tekerleğini geriye doğru döndürmeye çalışırlar.”

Orta sınıfların gericiliğine ilişkin bu vurgu, marksizmin gelişimi içinde geriye çekildi. Hatta, Marx ve Engels, kısa bir dönem boyunca, Manifesto’da burjuvaziye yükledikleri misyonların bir bölümünü küçük burjuvazinin üstlenebileceğini düşündü. Küçük burjuvazi ve köylülükle ittifak başlıkları, marksizmin siyasal araçlar yelpazesi içinde yer aldı.

20. yüzyıl, küçük burjuvazinin, hatta bazen köylülüğün dinamizmine da­yanan devrimlere sahne oldu.

Ama bugün gelinen noktada, altını mutlaka çizmek gerekiyor: Bu dina­mikler, sosyalizmi geriye çekici etkide bulunmuştur. Reel sosyalizmin pres­tiji işçi sınıfı temeline dayanmayan devrimleri bir dönem boyunca ileri çekmiş, ama bunların pek azı sosyalizme ulaşmıştır. Sosyalizme varamayan devrimler, dünya devrim süreci açısından aynı zamanda bir yük oluştur­muştur.

Dahası, orta sınıfların tümüyle tasfiye edilememiş olması, sosyalist ülke­lerin çözülüşünde de rol oynayan önemli faktörler arasında yer almıştır. Dar kafalı küçük burjuvaların mülkiyet ve tüketim ideolojilerinin yok edileme­mesi, sosyalist ideolojinin altını oymuştur.

Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarındaki bazılarının çok sevdiği NEP dönemi, işçi sınıfı ile küçük burjuvazi ve köylülüğün devrimci bir ittifakının değil, toplumsal ilişkileri devrimci bir dönüşüme uğratmadan önce zaman ka­zanmak zorunda kalan işçi sınıfının orta sınıflara verdiği tavizlerin dönemi olmuştur. Garbaçov ve tayfasının sosyalizmi tasfiye etme sürecinde NEP’i allayıp pullaması boşuna değildi.

Lenin de, şu sözleri boşuna sarf etmemişti:

“Sınıfları ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak değildir - bizde bu, nispeten kolay oldu-, sınıfları ortadan kaldırmak demek, küçük meta üreticilerini de ortadan kal­dırmaktır; oysa bunları kovamayız, bunları ezemeyiz, bunlarla iyi ge­çinmek zorundayız. (...) Bu küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. (...) Milyonlarca ve onmilyonlarca insandaki alışkanlık gücü, en korkunç güçtür. (...) Merkezileşmiş büyük burjuvaziyi yenmek, milyonlarca küçük patronu ‘yenmekten’ bin kez daha kolaydır; oysa bunlar her günkü alışılage­len, gözle görülmeyen, elle tutulmayan eritici eylemleriyle burjuvazi için gereken aynı sonuçları, burjuvaziyi yeniden iktidara getirecek olan sonuçları gerçekleştirmektedirler. Proletarya partisinin demir di­siplinini (özellikle diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı, burjuvaziye yardım etmektedir.” (V.İ. LENİN, Komünizmin Çocukluk Hastalığı ‘Sol’ Komünizm, Sol Yay., s. 38-39.)

Komünistler, işçi sınıfının orta sınıflarla işbirliğine, hiçbir zaman, kendi başına bir olumluluk atfetmez. Orta sınıflarla girilen her ilişki, işçi sınıfı ha­reketini geri çeker.

21. yüzyılın eşiğinde, komünistlerin görevi, orta sınıflarda devrimci di­namizm aramak değil, orta sınıf gericiliğinin karşısında durmaktır.

Bu açıdan bakıldığında, Komünist Parti Manifestosu, yazıldığı dönemde olduğundan çok daha günceldir!

Yine Manifesto’da dile getirildiği gibi, küçük burjuva sosyalizmi, “pozitif içeriği gereği, ya eski üretim ve değişim araçlarını ve bunlarla birlikte eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmek, ya da modern üretim ve değişim araçlarını, bunlar tarafından parçalanmış bulunan ve parçalanmak zorunda olan eski mülkiyet ilişkilerine zorla yeniden hapsetmek ister. Her iki durumda da hem gerici, hem de ütopyacıdır.”

Tarımda ve sanayide küçük üreticiliği ve küçük ölçekli ticareti savunmak, bugün, 150 yıl önce olduğundan çok daha gerici bir çizgiye düşmek anla­mına gelir.

Manifesto’da burjuvazinin sık sık övülmesi, kısmen, bu sınıfın devrimci­lik barutunu henüz tüketmemiş olduğu düşüncesinin ürünüdür. Ama yal­nızca kısmen.

Burjuvazi, yapacaklarına ilişkin beklentilerden çok, yaptıklarından dolayı övülmüştür.

Büyük sınai üretimin küçük üretimi öldürmesi, feodal ve küçük burjuva değerlerin yerle bir edilmesi, kapitalist ilişkilerin geri ülkelere zor yoluyla sokulması, orta sınıfların yoksullaşması ve proleterleşmesi, tarihsel açıdan artılar hanesine yazılan gelişmelerdir. Orta sınıf dalkavukluğu, komünist harekete sonradan sirayet eden bir hastalık olmuştur.

Kapitalizmin en acımasız ve en uzlaşmaz eleştirmenleri olan komünistler, üretimin ve ticaretin merkezileşmesini tarihsel bir gelişme olarak değerlen­dirir. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, üretim araçlarının geli­şiminin hem nedeni, hem de sonucudur. Sermaye ne oranda merkezileşmiş ve yoğunlaşmışsa, sosyalizmin altyapısı da o oranda gelişmiş, üretimin merkezi olarak planlanması kolaylaşmış demektir. Mülkiyetçi küçük bur­juva ve köylülerin yüzü suyu hürmetine sosyalizmin altyapısının tahrip edilmesini savunmak, komünistlerin işi olamaz.

Sermaye cephesinin işçi sınıfı karşısındaki en önemli avantajı, küçük burjuvazi ve köylülüğün mülkiyetçiliğidir. “İnsanların yıllarca çalışarak bi­riktirdiklerinin ellerinden alınması” korkusu, asıl olarak bu kesimler için geçerlidir. Burjuvalar, zaten, çalışarak değil, çalışmadıkları için, ya da ça­lışmak zorunda kalmadıkları andan itibaren zenginleşebiliyor!

Özel mülkiyet düzenine acil olarak son vermenin neden zorunlu oldu­ğunu burada bir kez daha tartışmaya gerek yok. Manifesto’nun ilgili bö­lümleri yeterince aydınlatıcı.

Diğer yandan işçi sınıfının programı son derece açık:

“Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden de­rece derece koparıp almak, tüm üretim aletlerini devletin, yani ege­men sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek ve üretici güçler kitlesini olabildiğince hızlı bir şekilde çoğaltmak için kullanacaktır.”


Ya aşamacılık?

21. yüzyıla girmeye ramak kalmışken işçi sınıfının önüne ara hedefler koy­mak, hele burjuva demokrasisinin tamamlanması ihtiyacından söz etmek, yalnızca gericiliğin bir başka biçimine saplanıp kalmak demektir.

Evet, Manifesto’da “demokrasi mücadelesi”nden de söz ediliyor. Genel oy hakkının bile ancak şiddetli sınıf mücadeleleriyle kazanıldığı bir dönemde, burjuvazinin henüz devrimcilik barutunu tüketmediği bir dönemde, prole­taryanın henüz bağımsız bir kimlik edinemediği bir dönemde, kuşkusuz, demokrasi mücadelesi kritik bir önem taşıyordu.

Ama o dönemde bile, proletaryanın iktidarına, demokrasiyi tamamlama görevi değil, sosyalizmi kurma görevi verildi.

Bugün hangi kapitalist ülke, 150 yıl öncesinin ileri kapitalist ülkelerinden daha geri?

Dönemin ileri kapitalist ülkeleri için “genel bir uygulanabilirliğe” sahip olacağı söylenen önlemlere bir göz atmak, gündemde bir sosyalizm progra­mının olduğunu anlamaya yeter. Birincisi, tarım alanında özel mülkiyete daha başından son verilmektedir. İkincisi, mali sermaye daha başından ka­mulaştırılmaktadır. Üçüncüsü, stratejik sektörler de kamulaştırılmaktadır. Tüm bunlar, burjuvaziye, isyan etmekten başka herhangi bir çıkar yol bıra­kır mı? Hele miras hakkının kaldırılması, hangi burjuvanın sessizce kabul­lenebileceği bir önlemdir? Hadi bunu da kabul edenler çıktı. Ya herkese eşit çalışma yükümlülüğü?

Hiç kuşku yok ki, bu önlemler, o zamana kadar isyan etmemiş olan bur­juvaları da ayaklandırmaya yönelik. Çünkü, tüm mülteci ve asilerin mülkle­rine el konacaktır!

Marx ve Engels, önsözlerden birinde, söz konusu önlemlerin kısmen de olsa eskidiğini vurguluyor. Ama herhalde, daha geri talepler ileri sürmeyi düşündüklerinden değil!

Yine Manifesto’da, “diğer” işçi partileriyle ve bu arada demokratik parti­lerle ilişkilerden söz ediliyor.

Yalnız, dikkat edilmeli:

“Komünistlerin yakın hedefi tüm diğer proleter partilerinkiyle aynı­dır: Proletaryanın sınıf olarak oluşması, burjuva egemenliğinin yıkıl­ması ve siyasal iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi.”

Herhalde, siyasal iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi hedefini uzunca bir süredir komünistlerden başka savunan kimsenin kalmadığı açık. Diğer yandan, bunun bir “yakın hedef” olarak tanımlanmış olduğunun da altı mutlaka çizilmeli.

Demokratik partilere gelince...

Manifesto’da sözü edilenler, burjuvazinin henüz iktidara bile gelemediği ülkelerdeki demokratik partiler.

Evet, “komünistler, her yerde, mevcut toplumsal ve siyasal koşullara karşı olan her devrimci hareketi destekler.”

Ama şu da unutulmamalı:

“Her bir hareket için, mülkiyet sorununu, ne kadar gelişkin ya da az gelişmiş bir biçim almış olursa olsun, söz konusu hareketin temel so­runu olarak öne çıkarırlar.”

Asıl önemlisi, komünistler, demokratik devrim öngördükleri dönemlerde bile, işçi sınıfına “demokrasi bilinci” değil, sosyalist bilinç taşır. Marx ve Engels, burjuvazinin iktidarda olmadığı ve devrimcilik barutunu henüz tü­ketmediğini düşündükleri bir dönemde de, komünistlerin hedefinin özel mülkiyet düzenini ortadan kaldırmak olduğunu açıkça söylemiş ve savun­muştur. Lenin, İşçi Sınıfı ve Köylülüğün Devrimci Demokratik Diktatör­lüğü’nün kurulacağını öngördüğü dönemlerde bile, işçi sınıfına sosyalist bilincin taşınmasında ısrarlı olmuştur.

Manifesto’da Almanya özelinde vurgulandığı gibi, komünistler,

“Alman işçilerinin, burjuvazinin kendi egemenliğiyle birlikte getir­mek zorunda olduğu toplumsal ve siyasal koşulları aynı çokluktaki silahlar olarak burjuvaziye yöneltmesi ve Almanya’daki gerici sınıfla­rın yıkılmasının hemen ardından bizzat burjuvaziye karşı mücadele­nin başlaması için, işçilere burjuvazi ile proletarya arasındaki düş­manca karşıtlığın olabildiğince açık bir bilincini kazandırmaktan bir an olsun vazgeçmez.”

Aslında, tartışmayı bu kadar uzatmak gereksizdi. Emek-sermaye çelişkisi­nin bu denli derinleştiği bir dönemde bile sosyalizmi, sosyalist devrimi sa­vunma cesaretini gösteremeyenler, işçi sınıfı sosyalisti, yani komünist ol­mayanlardır.

“Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmez. Hedeflerine ancak şimdiye kadarki tüm toplum düzeninin zorla yı­kılması yoluyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler.”


Reel sosyalizmin çözülüşü neyi kanıtladı?

Manifesto, yalnızca kağıt üzerinde kalmadı. Aradan geçen 150 yıl boyunca sınıf mücadelelerine ışık tuttu. Diğer yandan, bu mücadeleler tarafından tekrar tekrar doğrulandı.

1917 Ekim Devrimi, işçi sınıfının bir devrim yoluyla iktidarı alabileceğini ve proletarya diktatörlüğünü kurabileceğini somut olarak gösterdi. Yetmiş yıllık sosyalizm deneyimi, tüm eksik ve fazlalarıyla, insanlığın kapitalizme mahkum olmadığının en açık kanıtı oldu.

Yetmiş günlük Paris Komünü gibi, yetmiş yıllık reel sosyalizm de, yenil­giye uğradı.

Bu yetmiş yıla emperyalizmin müdahalelerinin ürünü bir iç savaş, temel hedefi sosyalizmin yıkılması olan bir dünya savaşı ve yine dünya çapındaki onyıllar süren bir soğuk savaş sığdı. Sonuçta, sosyalizm, emperyalizmin egemenliği altındaki bir dünyada, bir geçici yenilgi daha tatmış oldu.

Reel sosyalizm, Marx ve Engels’in öngördüğü iddia edilen “sosyalizm şe­ması”na uymuyor muydu?

Öyleyse, “şema”yı hatırlatmakta yarar var:

“Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de ger­çeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz.”  Bu hareketin koşulları, fiilen varolan öncüllerden doğar.” (Karl MARX, Alman İdeolojisi, Sol Yay., Ankara, s.64.)

Ne de olsa, “KOMÜNİST için sorun, mevcut dünyayı devrimci bir biçimde değiştirmek, bulmuş olduğu duruma hücum etmek ve onu pratik olarak de­ğiştirmektir.” (a.g.y., s. 49.)

Ve bir kez daha hatırlatmak gerekirse, “Proletaryanın sınıf olarak oluş­ması, burjuva egemenliğinin yıkılması ve siyasal iktidarın proletarya tarafın­dan fethedilmesi”, komünistlerin yakın hedefidir.

Marksizmin kurucuları, 1871 Paris Komünü deneyiminde önemli bir rol oynayamadı. Paris proletaryasının iktidarı almasından önce, böylesi bir giri­şimin erken olacağını düşünüyorlardı. İktidar alındığında, önderlik, marksist olmayanların elindeydi. Komün, topu topu 70 gün sürdü.

Ama tüm bunlar, Marx ve Engels’in Komün deneyimini sonuna kadar sa­hiplenmelerine engel oluşturmadı. Aksine, bu deneyimi “proletarya dikta­törlüğü”nün somut örneği olarak göstermek konusunda hiçbir tereddütleri olmadı.

Kuşkusuz onu eleştirdiler. Yeterince “kararlı” olamadığı, yeterince “hızlı” davranmadığı için!

Diğer yandan, eşitsiz gelişmenin henüz bir yasa olarak formüle edilmediği 19. yüzyıl marksizminde, “doğrusal gelişme” beklentisinin özel bir ağırlığı­nın olduğu ortada. Ama marksizmi bir doğrusal gelişme modeline indirge­yenler, Manifesto’nun Rusça baskısı için yazılan önsözü bir kez daha oku­malıdır. Marx’ın yaşamının son yıllarında Rusça öğrenmeye çalışması, kuş­kusuz, “doğrusal gelişme modeli”ne uymayan bu istisnayı çürütmek için değildi!

Ya dünya devrimi beklentisi? Evet, böyle bir beklenti vardı. Ama,

“Proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi, içerik açısından ol­masa bile biçim açısından, öncelikle ulusal bir mücadeledir. Her ül­kenin proletaryası kuşkusuz önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.”

Kuşkusuz, işçilerin vatanı yok. Ama,

“Proletarya öncelikle siyasal egemenliği ele geçirmek, kendisini ulu­sal sınıf konumuna yükseltmek, bizzat kendisini ulus olarak kurmak zorunda olduğu sürece, hiçbir şekilde burjuva anlamıyla olmamakla birlikte, henüz kendisi de ulusaldır.”

Herhalde kimse, Ekim Devrimi’nin ürünü olan sosyalizmin yalnızca Rusya sınırları içinde kaldığını iddia edemez. Buna karşın, bir dünya dev­riminin gerçekleştirilemediği de ortada. Peki bu durumda ne yapılmalıydı? İktidar burjuvaziye geri mi verilmeliydi? “Erken” iktidarların geri verileceği şeklinde bir yasa mı var? Bunu düşünenler, Marx’ın Komün üzerine yaz­dıklarını yeniden okumalıdır. Ama bundan önce, yukarıdaki “şema”yı ye­niden incelemelidir!

İşçi sınıfının bugüne kadarki mücadele tarihi, her birinden yeni dersler çıkarılan yenilgilerle doludur. Bu yenilgiden de gereken dersler çıkarılmıştır ve çıkarılmaya devam edecektir.

Ama işçi sınıfı açısından şu nokta da fazlasıyla açık: Reel sosyalizmin çö­zülmesinin baş suçlusu, emperyalist-kapitalist sistemdir.

Diğer yandan, hiçbir yenilgi, işçi sınıfına, arkasında kalan kazanımları unutturamaz.

Bugün, sömürücü sınıfın temel çabası, reel sosyalizmin kazanımlarını ha­fızalardan tümüyle silmeye, reel sosyalizmle özdeşleşmiş olan değerleri tü­müyle gözden düşürmeye yönelik.

Açıkçası, bu konuda kısmi bir başarı da sağlamıştır.

Sosyalizmin çözülüşünden önce, kapitalizmin insani değerleri bu denli büyük bir hızla tahrip edebileceğini tahmin etmek kolay değildi. Bilimsel ve teknik gelişmeler dünyadaki tüm insanların insan onuruna yaraşır bir ya­şam sürmesinin olanaklarını yaratırken, yoksulluğun ve açlığın bu ölçüde yaygınlaşması, tahribatın boyutlarını gösteriyor.

Çalışmanın, onurlu bir yaşama elverir ücret almanın, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerden yararlanmanın, sağlıklı koşullarda barınmanın bir hak olduğu düşüncesi, yalnızca bu olanaklardan yararlanan azınlığın değil, sö­mürülen ve ezilen kitlelerin bilincinden de kazınıyor.

Eşitsizliklerin aşırı derinleşmesinin ve aşırı yoksulluğun devrimci bir di­namizm üretmek zorunda olmadığını, toplumların bir bütün olarak çürüye­bileceğini gösteren tek tek ülke örnekleri bundan önce de vardı. Bugün net­lik kazanan, sosyalizmsiz bir dünyada kapitalizmin bu çürümeyi gelişkin kapitalist ülkeler dahil her yere taşıyabildiği.

Eğer sosyalizm yetmiş yıl boyunca kapitalizme direnmiş olmasaydı, eğer insanlık 20. yüzyıl boyunca tümüyle sermaye egemenliğine bırakılmış ve eşitlik ve özgürlük idealleri insanlığın evrensel kültürünün o kadar da kolay yok edilemeyecek parçaları haline getirilmemiş olsaydı, geleceğe umutlu bakmak gerçekten de çok daha zor olurdu.


Yeni bir başlangıç için...

Yalnızca komünistlerin bir manifestosu var. “Manifesto” sözcüğü kuşkusuz çok kullanıldı. Ama yalnızca komünistler, bu kadar kalıcı ve bu kadar etkili bir manifestoyu kaleme alabildi.

Komünistler, açık ve net hedeflere sahip olmanın yanında, bunları en açık şekilde dile getirmekten korkmamak gibi bir meziyete sahiptir. Çünkü komünistler, işçi sınıfının çıkarlarını savunmanın tarihsel haklılık ve meş­ruiyetine sahiptir.

Kapitalistlerin manifestosu yoktur ve olamaz. Aynı şey, liberalizm, sosyal demokrasi, faşizm vb. burjuva akımları için de geçerlidir. Egemenliklerini ve varlıklarını yalanlarına borçlu olanların manifestosu olabilir mi?

Yenilik ve değişime ilişkin olarak söylenen onca lafın altının boş olduğu­nun bir göstergesi de, ortaya yeni bir manifesto koyulamamış olmasıdır.

Komünist Parti Manifestosu, hâlâ güncel, bakmasını bilenler için hâlâ ufuk açıcı. Her komünist, 150. yılında Manifesto’yu bir kez daha okumalı­dır. Ama bununla yetinmemeli, hemen ardından okumamış olanlara okut­malıdır.

Özel mülkiyeti, sömürüyü, sınıf mücadelelerini, devrimi ve sosyalizmi tartışmak ve tartıştırmak için.

Yeni bir başlangıcın heyecanını yaşamak ve yaşatmak için...

  Erkin Özalp

Mart 1998

Bu yazı Komünist Parti Manifestosu'nun yayınevimizden çıkan baskısının sonunda yer almaktadır. 


ANASAYFA